FELSEFE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FELSEFE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Eylül 2017 Salı

7.UNİTE

7. FELSEFENİN ÖNEMİ VE İŞLEVİ 

Giriş

Bu bölümde felsefenin birey ve toplum hayatında ne tür işlevlerinin olduğu ve önemi üzerinde durulacaktır.
Bilim ve felsefe her ikisi de insandaki merak ve hayret/hayranlık duygusunu tatmine yönelik bir zihnî etkinlik olarak ortaya çıkmıştır. Ancak bu duygu felsefede, özel bilimlerdekinden daha büyük bir önem taşımaktadır. Özel bilimlerde tek tek bilimler karşısında duyulan merak o bilimin konusuyla sınırlı kalırken, felsefede varlığın ve olayların bütününü kuşatıcı mâhiyettedir. Bu yüzden bilim adamı yalnız aklıyla düşünürken bir filozof bütün varlığıyla düşünmek durumundadır.
Şu bir gerçek ki varlığı, insanın varlıktaki yerini, değerini, hayatın anlam ve gâyesini bir hamlede kavramak kolay bir şey değildir. Ortalama insan kozmosta egemen olan düzen, organik ve inorganik varlıklar alanında cereyan eden olaylar karşısında herhangi bir merak ve hayranlık duygusuna kapılmadan bütün olup bitenleri doğal sayabilir. Bu durum zihnî tembelliğin veya alışkanlığın ya da şartlanmışlığın bir sonucu sayılsa da düşünen insan yani bir felsefe adamı, görünenin ötesindeki sırları, incelik ve derinlikleri; genel varlık planındaki düzen ve uyumu olanca boyutlarıyla araştırmak ve sorgulamak ister. Çünkü varlıkta ve insan hayatında neyin anlamlı ve önemli olduğunu araştırmak felsefenin başlıca hedefidir. Sokrat “Araştırılmayan, incelenmeyen, sorgulanmayan ve üzerinde düşünülmeyen bir hayat yaşanmaya değmez” derken bir fantaziyi değil, evrensel bir gerçeği dile getiriyordu. Zira insanoğlunun bugüne kadar bilim ve medeniyet adına ortaya koyduğu her başarı sistemli düşünme ve sorgulamanın bereketli bir ürünüdür.
O halde insanın bilme ihtiyacını karşılamada bilimin yetersiz kaldığı durumlarda felsefe devreye girer. Bilim kendine özgü araştırma yöntemleriyle hakikati bütün boyutlarıyla önümüze seremez. Bu yüzden bazı hakikatlerin felsefe tarafından araştırılması bir zorunluluktur. Bir başka deyişle, felsefe insanın bilme ihtiyacını karşılamada ve merak duygusunu tatmin etmede bilimin üstesinden gelemediği durumlarda devreye girerek tamamlayıcı bir rol üstlenir. Bu sebeple her bilimsel düşünce bir felsefi dünya görüşünün derin izlerini taşır. Bu ilişki şöyle ifade edilebilir: Bilimsiz felsefe olamaz; felsefî arka plandan yoksun bir bilim de verimli ve uzun soluklu değildir.
Her ne kadar felsefe varlık ve olaylar karşısında bireyin duyduğu merak ve kuşkuyu tatmine yönelik entelektüel bir çaba olarak başlasa da giderek toplumu derinden etkiler ve onun siyasi, sosyal ve kültürel açıdan değişim ve gelişimini sağlar. Felsefeyi önemli kılan özelliklerden biri de büyük siyasi ve sosyal olaylar karşısında insana zekice tavır alma yeteneği kazandırmasıdır. Bu yüzden felsefe, bireyi ve birey sayesinde bütün bir toplumu fikren yoğurup şekillendirir. Bu bakımdan, dünyayı felsefî fikirlerin idare ettiğini söyleyenlere bir ölçüde hak vermek gerekir.
Felsefenin tarihi ve kültürel işlevi, toplumun kurallaşmış ve kurumsallaşmış zihniyet dünyasını yeni baştan sorgulayarak onu monotonluk ve durağanlıktan kurtarıp daha dinamik, daha verimli ve huzurlu bir toplum meydana getirmek olduğuna göre, böylesine önemli bir ödevi üstlenen felsefe elbette ki vazgeçilmez bir bilgi türü olarak her zaman yaşayacaktır. Nitekim Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî’nin sistemini temel alan ünlü Gazzâlî’nin fikirleri ve Meşşaî metafiziğine karşı yönelttiği eleştiriler bin yıla yakın bir zamandır bütün İslam dünyasında etkili olmuş; Ahmed Yesevi, Yunus Emre, Mevlânâ ve Muhyiddin İbn Arabî’nin görüşlerinin şekillendirdiği tasavvuf felsefesi de altıyüz yıl süreyle Osmanlı toplumunun din ve kültür hayatına damgasını vurmuştur. XVIII. yüzyıldan itibaren aydınlanma felsefesinin giderek Batı’da kurumsallaşmış inanç ve değerler sistemini temelden sarsarak nasıl materyalist bir zihniyeti egemen kıldığı bilinmektedir. O halde felsefî fikirlere cansız birer kavram olarak bakmak yanlış olur. Onlar bir tohum gibi elverişli ortam bulduğu zaman derhal yeşerir, çiçeklenir ve ürünlerini verir.

Bölüm Özeti

6. unite

6. HİKMET/BİLGELİK VE HAKÎM/BİLGE KAVRAMLARI

Giriş

Bu bölümde, felsefe ve filozof kavramıyla yakından ilişkili olan hikmet ve hakîm kavramlarının içerimleri ele alınacak ve hikemiyât (hikmetli sözler) literatürü Kindî örneği çerçevesinde incelenecektir.
Düşünce ve kültür tarihi içinde bilgelik ve bilge anlamına gelen hikmet ve hakîm kelimelerinin çoğu kez felsefe ve filozof kavramlarıyla aynı manaya geldiği kabul edilmekle birlikte bazan hikmet ve hakîm’in hem ilahî/dinî hem de beşerî/aklî bilgiyi birlikte dile getirdiği öne sürülerek bunların felsefe ve filozoftan daha derin, daha kapsamlı ve evrensel olduğu savunulmuştur.
Her şeyden önce hikmet ve hakîm Kur’ân-ı Kerîm kaynaklı birer kavram olup birincisi 20, ikincisi 81 âyette geçmekte ve farklı bağlamlarda değişik anlamlara geldiği görülmektedir. Sözlüklerde ve tarihî gelişim içinde Kur’ân tefsirlerinde hikmete verilen anlamların ortalaması alındığında görülür ki hikmet: “Varlığı derinden kavrama, her yönüyle anlayıp bilme; olgu ve olayların arka planını, sebep ve gelişimini doğru bir şekilde tesbite yarayan temellendirilmiş bilgi, bu bilgiyi en güzel tarzda ifade ederek insanları aydınlatma ve kişinin bildiklerini kendi hayatına uygulayıp erdemli yaşaması” gibi ontolojik, epistemolojik, kozal ve ahlâkî anlamları içermektedir. Bu yorumların ışığında kısaca hikmet: “Doğru bilgi, yararlı iş ve erdemli davranış” şeklinde özetlenebilir. Bununla amaçlanan, mutlu bir hayatın ancak teoriyle pratiğin bir arada içiçe yaşanması sonucunda elde edileceği gerçeğidir. Aynı zamanda bu anlayışın, ilk ve ortaçağ felsefe akımlarında yaygın bir inanç olduğu dikkat çekicidir.
Bir âyette “Allah hikmeti dilediğine verir; kime hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiş demektir; bunu ancak akıl sahipleri düşünür” (el-Bakara 2/129) denilmektedir. Genellikle tefsir âlimleri buradaki hikmeti; dine ve dünyaya ait meseleleri enine boyuna ve derinlemesine araştırıp inceleme, din ve dünyanın inceliklerini keşfe yarayan bilgi şeklinde yorumlarlar. Kur’ân, böylesine tutarlı ve kapsamlı bilgi düzeyine ulaşanların nice nice iyilik ve güzelliklere sahip bulunduklarını ve bu evrensel gerçeği ancak aklını çalıştıranların anlayıp takdir edeceklerini bildirmektedir. Bir hadiste de Hz. Peygamber “Hikmet mü’minin yitik malıdır, onu nerede bulursa almalıdır” diyerek her müslümanın doğru ve yararlı olan bir bilgiyle karşılaştığı zaman, ona kendi öz malı gibi sahip çıkması gerektiğini söyler. Bu hadisten çıkan sonuç şudur: Hikmet diye nitelendirilen doğru ve yararlı bilgi insanlığın ortak malı ve evrensel bir değeridir. Ayrıca vahye dayanan bilgi hikmet diye nitelendiği gibi aklın ürünü olan doğru ve yararlı bilgi de hikmet olarak değerlendirilebilir. Nitekim hadiste her görüldüğü yerde alınması tavsiye edilenin bu türden bilgi olduğu anlaşılmaktadır. O halde hikmeti kutsal kitaplardaki bilgilerle sınırlandırmak doğru bir yaklaşım sayılmaz.
Hakîm kavramına gelince, Allah’ın sıfatı bağlamında geçtiği âyetlerde, yarattığı her şeyi sağlam, kusursuz ve bir yarara yönelik olarak yaratan anlamındadır. Kur’ân’ın sıfatı olarak yer aldığı âyetlerde ise hikmetleri içeren kitap, ilahî hakikatler manzumesi gibi manalara gelir.
Grekçe felsefî eserlerin Arapça’ya tercümesi sırasında “felsefe” şeklinde Arapçalaştırılmış olan Grekçe “phila-sophia” kelimesinin “hikmet sevgisi” anlamına gelmesiyle bağlantılı olarak hikmet terimi felsefî anlamlar kazanmış ve zamanla İslâm felsefî ilimler sisteminin genel adı yahut bu sistemde yer alan metafizik, tıp ve hatta Abdurrahman el-Hâzinî’nin Mîzânü’l-hikme adlı eserinde görüldüğü üzere mekanik gibi ilimlerin özel adı olmuştur. İslâm dünyasında ilk müslüman filozof olarak kabul edilen Ya‘kūb b. İshak el-Kindî, “phila-sophia”nın karşılığı olarak felsefe ile birlikte zaman zaman hikmet terimini de kullanmıştır. Esasen Kindî felsefeyi “hikmet sevgisi” olarak tanımlamakta ve filozoflar için “hükemâ” tabirine yer vermekte, ayrıca hikmeti dört temel faziletin ilki olarak göstermektedir. Yine Kindî, felsefenin en yüksek seviyesi olarak metafiziği “hikmetler hikmeti” olarak adlandırmıştır. Fakat İslâm dünyasında hikmet kelimesinin felsefe anlamında kullanılışı Kindî’den bir hayli gerilere gitmektedir. Tercüme faaliyetinin başlangıç döneminde Aristo mantığının bazı bölümlerini Farsça’dan Arapça’ya çeviren İbnü’l-Mukaffa‘ (ö. 142/759) felsefe anlamında kullandığı hikmeti ilim (teori) ve amel (pratik) şeklinde iki kısma ayırmıştır. Ayrıca kendisinin yaptığı Kelîle ve Dimne tercümesinde hikmeti “felsefî bilgi” karşılığı olarak kullanmıştır. Bu tercümeye yazdığı girişte eserin hikmet ve eğlenceyi birleştirdiğini, dolayısıyla her seviyeden insana hitap edecek şekilde kaleme alındığını, ancak eserdeki asıl fikirlerin “feylesûf”a has bir seviyede anlaşılabileceğini belirtmiştir. Ünlü hekim Ali b. Rabben et-Taberî, İslâm dünyasında telif edilmiş ilk sistematik tıp kitaplarından biri olan eserine Firdevsü’l-hikme adını vermiştir. Bu eserde hikmet kelimesi hem tıp hem felsefe anlamında kullanılmıştır. Zira Taberî tıp ilminin küçük âlem olarak insan tabiatıyla, felsefenin de büyük âlem olan kâinatla meşgul olduğunu düşünmekte, filozoflar hakkında hükemâ tabirini kullanmaktadır. Me’mûn tarafından kurulan Beytülhikme’de çalıştığına göre İbn İshak’ın hikmetten felsefeyi anlaması tabiidir. Ayrıca eserinde İslâm öncesi felsefe akademilerine atfen “büyûtü’l-hikme” tabirini kullanmaktadır. Kindî ile birlikte Muhammed b. Ahmed el-Hârizmî, Şehristânî, Ebü’l-Hasan el-Âmirî gibi müslüman âlim ve düşünürler de felsefeyi hikmetin kendisi değil hikmet sevgisi, hikmetin talep edilmesi ve sistemli şekilde araştırılması olarak anlamışlardır. İhvân-ı Safâ açıkça, felsefe adı verilen çabanın hikmetin araştırılması demek olduğunu yazmaktadır. İbn Miskeveyh de hikmeti onu araştıranlar için Allah’ın en büyük lutfu olarak değerlendirmekte, hikmeti araştıran kimselerin aydınlanıp arınacağını, hikmete ulaşıp bu bilgiyle kurtuluşa erenlerin ruhunda hikmet tohumları yeşereceğini ve bundan daha değerli bir şeyin düşünülemeyeceğini belirtmektedir Felsefenin hikmet sevgisi, hikmeti talep yahut tercih şeklinde kavrandığı ve mutlak hikmetle yalnızca Tanrı’nın nitelendirildiği yolundaki Pisagoryen yaklaşım, isimlerinden biri hakîm olan Allah’a inanan müslümanlar için de mâkuldü ve bundan dolayı Eflâtun’un “phila-sophia”yı “Tanrı’ya benzemek” şeklinde tanımlamış olması müslümanlar için aynı anlam çerçevesine yerleşiyordu. Buna göre filozof hikmet peşindeyken Tanrı’nın hakîm oluşu sebebiyle beşerî kapasitenin elverdiğince ilâhî bir niteliğe özenmiş olmaktadır. Fârâbî, Allah’ın hem âlim hem hakîm olduğunu belirtirken hikmeti “en üstün ilimle en yüce şeyleri akletmek” şeklinde tanımlamakta, aynı tanımı başka bir eserinde nazarî felsefe anlamında hikmet için de yapmakta, konusu beşerî davranışlar olduğu için amelî hikmete ancak mecazen hikmet denilebileceğini belirtmektedir. Fârâbî’nin bu tanımını daha sonra İbn Sînâ felsefî bir disiplin olarak metafizik hakkında tekrarlayacaktır. Metafizik anlamındaki hikmetin ilkeleri yakīnî önermeler, metodu bir şeyi her yönden teemmül, amacı ise insanın ulaşabileceği nihaî bilgiyle nihaî sebepleri kavramaktır. Böylece Fârâbî, yöntemi ve amacı bakımından hikmeti cedel ve safsatadan ayırdığını düşünmektedir. Metafizik anlamındaki hikmet ilimlerin en önde geleni, en mükemmelidir. Fakat filozof başka bir eserinde tabii ilimleri de hikmetin kapsamı içine alır. Fârâbî’ye göre hikmet bilgisi insana gerçek mutluluğun ne olduğunu, amelî hikmet de bu mutluluğu elde etmenin yollarını bildirir. Nitekim ruhun var oluş amacı kendisini nihaî mutluluğa ulaştıracak olan hikmet ve fazilettir. Fârâbî hakîmin öncelikle filozof olduğunu söyler. Nitekim Eflâtun ile Aristo’yu uzlaştırmak için yazdığı esere el-Cem beyne re’yeyi’l-hakîmeynadını vermiştir. Ebû Zeyd el-Belhî ve Âmirî ile Kindî okulunun belli bir iz bırakmasının ardından Horasan felsefe muhitinin yetiştirdiği en büyük sima olan İbn Sînâ, hikmetin felsefî terminoloji içindeki yerini ve bir felsefî terim olarak tanımını açık bir şekilde belirlemiştir. Filozofa göre gerçek anlamda hikmet metafiziktir (el-felsefetü’l-ûlâ). Zira hikmetin daha önceki düşünürlerce ifade edilmiş olan “en üstün mâlumun en üstün bilgisi”, “en doğru ve en kesin bilgi”, “varlıkların ilk sebeplerinin bilgisi” şeklindeki üç tanımı ancak metafizikte karşılığını bulmuştur. Mutlak anlamda hikmet konusu, yöntemi ve kesinlik değeri bakımından bu üç tanımın gereklerini yerine getirebildiği için metafiziktir. Matematik, fizik, mantık, siyaset ve ahlâk gibi ilimler özellikle konu ve kapsamları bakımından mutlak anlamda hikmet sayılmaz; çünkü bunlar metafizikten farklı olarak cüz’î varlık alanlarını inceler. İbn Sînâ hikmeti şu şekilde tanımlamıştır: “Beşerî gücün elverdiği nisbette insanî nefsin kavramları tasavvur etmek, nazarî ve amelî doğruları tasdik etmek suretiyle kemale ermesidir”. İbn Sînâ’nın ünlü yorumcularından Fahreddin er-Râzî filozofun Uyûnü’l-hikme adlı eserine yazdığı şerhte bu tanımla ilgili bazı açıklamalarda bulunmaktadır. Râzî’ye göre insanın ulaşabileceği kemal nefsânî, bedenî ve ruhî olmak üzere üç türlüdür. Hikmet nefsânî kemalle ilgilidir. İnsanî nefsin ise bilen ve yapan olarak iki temel gücü vardır. İlkinin görevi doğruyu bilmek, ötekinin görevi bedeni doğru davranışlar istikametinde yönlendirmektir. Bilme gücü ölümden sonra da devam edeceğinden yapma gücünden daha üstündür. Bu gücün kemali tasavvur ve tasdik olmak üzere iki aklî fiilde kendini gösterir. Tasavvur mahiyetlerin eksiksiz tanımına ulaşmak, tasdik de varlık hakkında dış dünyadaki gerçekliğe uygun çıkarımlarda bulunmaktır. Yapma gücünün kemali ise bedenin ifrat ve tefrite sapmasını engelleyecek şekilde itidalli davranışlar üzerinde olmasını sağlamaktır. Tanıma bu iki güç açısından bakan Râzî, İbn Sînâ’nın kemal fikrini yalnızca teorik akıl yönünden düşündüğünü, bu fikri, erdemli fiiller için kusursuz bir meleke kazanmayla ilişkili olarak ele almadığını belirtmektedir. Ancak İbn Sînâ’nın diğer bir risâlesinde yer alan hikmet tanımı, varlık hakkında nazarî bilgi edinmenin yanı sıra kazanılması gereken fiilleri edinmeyi de kapsamakta, ayrıca kemale erecek nefsin âhirette en büyük saadete ulaşacağı vurgulanmaktadır. İbn Miskeveyh’e göre kâinatın her alanına sirayet etmiş olan bir hikmet vardır ve bu hikmet Allah’tan neşet etmektedir. Gerek hakiki filozoflar gerekse peygamberler varlığa sirayet eden bu hikmeti öğretmişlerdir. Şu halde var oluşun hikmeti hakkında bilgilenmek, insanın kâinattaki yeri ve dolayısıyla görevi hakkında aydınlatıcı olacağından hikmet bilgisi erdemli bir hayata ve saadetin kazanılmasına da katkıda bulunur. İbn Miskeveyh’in, ahlâkî hikemiyat literatürü çerçevesinde kaleme aldığı el-Hikmetü’l-hâlide’sinin adı bile hikmetin evrenselliği ve sürekliliği fikrini vurgulamaktadır.
Görüldüğü üzere bazı İslam düşünürlerinin “evrensel hakikatin ifadesi sayılan hikmet, peygamberler kanalıyla insanlara verilmiştir. Öyleyse hakikat tektir, çifte hakikatten söz etmek anlamsızdır” diye iddia ettiklerini dikkat çekmektedir. Onlara göre aslolan vahiy kanalıyla gelen hikmettir. Bu bilgi Hz. Âdem’den oğlu Şit’e ve diğer peygamberler kanalıyla tufandan sonra Mısır’da yaşamış olan İdris peygambere kadar gelmiştir. Yahudilerce Hanuh, kadim kültürlerde Hermes adıyla tanınan Hz. İdris’in birçok ilmin kurucusu ve gezgin bir filozof olduğu iddia edilir. Öte yandan Filistin’de yaşamış olan Lokman Hekim’den ders aldığı rivayet edilen Empedokles ve Hz. Süleyman’ın öğrencilerinden Mısır’da ders gördüğü iddia edilen Pythagoras Yunanistan’a döndüklerinde felsefeyi ve diğer bazı bilimleri kurmuşlardır. Dolayısıyla Batı bilim ve felsefesinin temelini Doğu hikmetinin oluşturduğu iddiası, Hellenistik dönemin sonlarında ortaya atılmış İskenderiye menşe’li bir tezdir. Bazı İslam düşünce tarihçilerinin de ilgisini çeken bu görüşte doğruluk payı bulunduğu kabul edilse bile vahiy anlamındaki hikmet ile aklın ürünü olan felsefeyi bir ve aynı saymanın veya ortak bir paydada değerlendirmenin ne din ne de felsefe açısından bir yararı vardır. Tek hakikat fikri din açısından doğrudur ve öyledir. Ancak felsefe, dinin ortaya koyduğu kutsal hakikat gibi bir iddia peşinde değildir. Eğer dini dışlayarak onun yerine geçme hevesinde olan bir düşünce varsa zaten o felsefe olarak kabul edilemez. Şu hususu da gözardı etmemek gerekir ki dindeki tek hakikat fikri, dinin kendi kutsal ve metafizik alanını belirleyen bir anlayış olup bilimsel veya felsefî hakikatin varlığını tanımama anlamına gelmez.
Bütün bunlarla birlikte çağdaş bazı Doğu ve Batılı düşünce tarihçileri, çağlar ve kültürler üstü, kutsal, ezeli ve sürekli bir hikmetin veya bilgeliğin devam etmekte olduğunu savunurlar. Ancak Rönesansla birlikte sarsıntı geçiren ve XIX. yüzyılda pozitivist ve materyalist felsefe akımlarının etkisiyle insanlığın gündeminden çekilmiş gibi gözüken bu evrensel hikmet yine de derinden derine insanın düşünce ve ruh dünyasını etkileyerek varlığını sürdürdüğü iddia edilir.
Hikmet kavramını tartışırken düşünce ve kültür tarihinde önemli bir yer tutan hikemiyyât kavramından da söz etmek gerekir. Şöyle ki: Bilindiği gibi düşünce ve kültürün halk kitleleri arasında yayılması için çeşitli yöntemlere başvurulmuştur. Ne var ki, soyut kavramlar üzerine kurulan felsefî düşüncenin son derece girift olan problemlerini halkın anlayacağı bir düzeye indirmek herkesin başarabileceği bir iş değildir. Bunun için kimi yazarlar analoji ve metafor yaparak birtakım karmaşık düşünceleri basite indirgemek istemişler, kimi yazarlar da insan zihninin ürünü olan bazı yüksek fikirleri vulgarize hale getirerek halka sunmaya çalışmışlardır. Böylece halkın beğenisini kazanan bu vulgarize fikirler bir de edebi üslûba bürününce ölümsüzleşerek insanlığın ortak malı olmuşlardır. Sloganvari, bu çarpıcı özdeyişlere hikemiyyât (hikmetli söz) denildiği gibi vecize de denilmektedir. Buradan kalkarak hikmetli sözün tarifine ulaşabiliriz: “Hikmetli söz, bir neslin yüksek duygu, düşünce ve hayat tecrübelerini sonraki nesillere aktarmak için vecizeler halinde ifade edilen vulgarize fikirlerdir.” Antik çağdan itibaren felsefe ve kültür tarihi niteliğindeki eserlerin genel karakteri, bir filozofun hayatından söz ettikten sonra onun felsefi sistemini bütün boyutlarıyla anlatmak yerine, o fikirleri vulgarize ederek vecizeler halinde sunmaktır. Helenistik dönemde olduğu gibi, İslamî dönemde de bu böyledir. Ayrıca bu vecizeleri toplayan birçok hikmet mecmualarının kaleme alındığı ve böylece zengin bir literatür oluşturulduğu bilinmektedir. Düşünce ve ruhu okşayan ve insanlığın beğenisini kazanan bu çarpıcı ifadelerin, felsefeden çok sanat ve edebiyatın alanına girdiğini hatırlatmamız gerekir.
Burada önemli bir gerçeğe daha işaret etmek durumundayız. Çeşitli milletlerin kültür ve edebiyat ürünleri içinde çarpıcı ve yoğunlaştırılmış düşünce kırıntılarını satırları arasına serpiştiren eserlere de felsefe gözüyle bakılamaz. Mesela, derin Hint düşüncesinin ürünü olan Kelile ve Dimne, İranlıların Hümayünname’si, Şeyh Sadi’nin Gülistan ve Bostan’ı, Mevlana’nın Mesnevi’si, Aşık Paşa’nın Garipname’si, Dante’nin İlahi Komedya’sı, Goethe’nin Faust’u ve başkaları felsefi birer eser değildir. Her şeyden önce felsefede temellendirilmiş bilgi üzerine kurulu bir sistem aranır. Oysa söz konusu bu eserler felsefi sistemden yoksundur.
Hikemiyât literatürünün zihninizde daha iyi canlanması için Kindî’nin hikemiyâtından bazı örneklere yer vereceğiz.
  • İlk sebebin bizimle olan ilişkisi üzerimizdeki feyzi iledir. Bizim onunla ilişkimiz ancak feyzle olduğuna göre, onun hakkındaki düşüncemiz, feyzi alanın onu göndereni tasavvuru kadar olabilir. O halde onun bizi kuşatması, bizim onu tasavvurumuzla kıyaslanmamalıdır. Çünkü o bizi daha güçlü, daha geniş ve daha engin bir şekilde kuşatıp kapsar. Durum böyle olduğuna göre ilk sebebi cüz’îleri bilmez sananlar gerçeğin çok uzağında kalmışlardır!
  • O der ki: En güzel söz anlamı açısından akla uygun, ifade bakımından doğal olandır. Böyle bir söz hem doğru hedefi hem de tatlı söyleyişi birlikte ifade etmiş olur.
  • Hikmet kitaplarını dikkatlice okumak düşünen zihinler için bayram sayılır.
  • Eflâtun insandaki şehvet gücünü domuza, öfke gücünü köpeğe ve akıl gücünü meleğe benzetir ve der ki: Şehvet gücü kendisine üstün gelen kimse domuz; öfke gücü üstün gelen köpek; akıl gücü üstün gelen ise melektir. O kişi melek düzeyinde olunca Allah’a yakın benzerlikte biri olmuş olur. Çünkü bizim Yaratıcı’ya isnad ettiğimiz nitelikler hikmet, kudret, adâlet, güzellik, cömertlik, lütuf, ihsan ve ikrâmdır.
  • O der ki: Bu erdemler karakter ve huy haline gelmedikçe insan erdemli olamaz. Bu cümleden, insanların geleceği, dünyada sahip olunan bu erdemlerin, âhirette azık ve hazırlık olmak üzere edinilmesine bağlı olduğu anlaşılmıştır. O der ki: şu üçlemeden dolayı ruh göçünü benimseyenlerden bazıları, mâlike, sâlike ve hâlike olmak üzere üç çeşit nefsin bulunduğunu söylemişlerdir. Mâlike, kurtuluşa eren, sâlike umudu ve beklentisi olandır; hâlikenin [helâk olan] ise sözünü etmeye bile değmez.
  • Eflâtun’a gelince o da bu anlamda demiştir ki: “Eski filozofların dediği gibi soyutlandıkları zaman aklî nefislerin yeri feleğin ötesinde, Yaratıcı’nın nurunun bulunduğu tanrılık âlemindedir. Ne var ki her nefis bedenden ayrıldığı an o yere intikâl edemez; çünkü bedenden ayrılan bazı nefislerde hâlâ kir ve pis şeyler vardır. Bazıları ise ay feleğine ulaşır; temizlenip arımncaya kadar bir müddet orada kalır; sonra Merkür (Utarit) feleğine yükselir, temizlenip arınıncaya kadar bir müddet de orada kalır; sonra daha yüksek bir yıldızın feleğine çıkar, her felekte bir süre kalır. En yüksek feleğe çıkarak tamamen temizlenir, duyu ve hayalden gelen kir ve pisliklerden arınırsa, işte o zaman felekleri aşarak akıl âlemine yükselir; böylece en yüce ve en şerefli yere kavuşmuş olur. Yaratıcı’nın nuru ile uyuşarak az ve çok varlığa ait her şeyi bilir, hiçbir şey ona gizli kalmaz. Âdeta insanın kendi parmağını bilmesi gibi bütün varlık ona apaçık görünür. Yaratıcı da âlemin idaresine ait şeyleri ona havale eder; nefis de onları yapmak ve yönetmekten zevk alır.”
  • Bir kimse isteyerek kendi eliyle organlarının en değersizine bile zarar verecek olsa, o akıldan yoksun biri olarak kınanır. Peki, ya organlarının en değerlisine zarar verene ne demeli; ki o organ duyu güçlerinin ve bedenin bütün fiillerinin kaynağı olan beyindir. Çünkü canlı, duyarlı ve iradeli hareket eden diye tarif edilir. Bedene duyu beyinden yayılır. Bunun gibi nefsin bütün güçleri de irade ve düşüncenin kaynağı olan düşünme gücünden kaynaklanır.  

Bölüm Özeti

Bu bölümde, İslâmî literatürde önemli bir yere sahip olan hikmet ve hakîm kavramlarının muhtevalarını, bunların felsefe ve filozof kavramlarıyla ilişkisini ve “hikmetli söz” anlamına gelen hikemiyât literatürünün özelliklerini öğrendik.

5. FELSEFENİN GELENEKSEL TANIMLARI 

Giriş

Bu bölümde modern öncesi dönemde felsefenin nasıl tanımladığı sorusu, bu soruya verilen geleneksel cevaplar çerçevesinde incelenecek, İbn Sînâ’nın bir metninden hareketle felsefenin klasik tanımları üzerinde durulacaktır.. 
Felsefe aklın ve özgür düşüncenin ürünü olduğundan onun herkesçe benimsenen bir tanımını vermek gerçekten güçtür. Çünkü bir filozofun yetişmesinde ve onun zihnî formasyon kazanmasında yaşadığı dönemdeki bilimsel birikimin, sosyal ve siyasi ortamın, din ve hayat anlayışlarının önemli katkısı bulunduğu gibi kendi şahsî eğilimlerinin de elbetteki payı büyüktür. Bir başka deyişle her insan kendi çağının ürünü olduğu gibi her ne kadar filozofun söylemi evrensel boyutta olsa da çağının ve şahsî eğilimlerinin damgasını taşıdığında kuşku yoktur. Bu gerçekten hareketle, felsefenin, her filozofun üzerinde uzlaştığı ve herkesi tatmin eden bir tanımının bulunmadığını söyleyebiliyoruz.
Durum böyle olmakla birlikte antikçağın kurucu üç filozofu olan, aynı zamanda aralarında hocalık-talebelik düzeyinde sıkı bir ilişki bulunan Sokrat, Eflatun ve Aristo’dan gelen felsefe tanımları, geleneksel tanımlar olarak her çağda tekrarlanıp üzerlerinde çeşitli yorumlar yapılmıştır. Ayrıca hellenistik dönemde ve orta zamanlarda yazılan felsefi eserlerin giriş kısmında bu tanımlara yer vermenin âdeta bir gelenek halini aldığı anlaşılmaktadır.
Biliyoruz ki herhangi bir bilgi şubesi ya konusu açısından veya amacı bakımından yahut önemi gözönüne alınarak ya da yararı düşünülerek tanımlanmaktadır. Aşağıda verilen tanımlarda da bu farklı açıları görmek mümkündür.
1. Felsefe hikmet (bilgelik) sevgisidir. Yukarıda açıklandığı üzere kelimenin etimolojisinden kaynaklanan bu tanımda Grekçe sevgi anlamına gelen fila ile hikmet ve bilgelik anlamındaki sofia’dan oluşan felsefe, herhangi bir çıkar beklemeden, şan ve şöhret duygusuna kapılmadan tümüyle varlığı, olgu ve olayları her yönüyle araştırıp kavrama, soruşturup inceleme şevk ve arzusuyla gösterilen çaba anlamına gelmektedir. Filozof da bu işi yapan kimsedir.
2. Felsefe insanın kendini bilmesidir. Sokrat’a ait olan bu tanım aynı zamanda düşünce tarihinde meydana gelen bir kırılmayı, bir dönüşümü dile getirmektedir. Hatırlanacağı üzere Sokrat’tan önce eski Yunan’da ortaya çıkan sofistler, dış dünya hakkında doğru ve genel geçer bir bilgi edinmenin imkânsız olduğunu savunuyor, buna gerekçe olarak da duyularımızın bizi yanılttığını, dış dünyanın ise sürekli değişmekte olduğunu ileri sürüyor ve sürekli değişen bir şey hakkında doğru bilgi edinmenin imkânsız olduğunu söylüyorlardı.
Geliştirdiği diyalektik yöntemi kullanarak sofistlerle mücadele eden Sokrat, bilgi probleminde dış dünyadan çok insanın yani nesneden (obje) ziyade öznenin (suje) önemli olduğunu söylüyordu. Öyleyse felsefe, öncelikle insanın kendini yani kendi zihin dünyasını tanımakla başlar. Bu görüşünü temellendirmek üzere Sokrat, “zihin hiçbir şeyi dışarıdan almaz, hoca talebesine yeni bir şey vermez, sadece onda var olan bilgiyi ortaya çıkarması için sorular sorarak ona yardımcı olur” diyordu. Bu tavrıyla Sokrat rasyonalist bir filozof olarak bilinir. Yukarıdaki tanım işte bu düşünceyi dile getirmektedir.
3. Felsefe, insanın gücü ölçüsünde ebedî ve küllî olan varlıkların hakikat ve mâhiyetini bilmesidir. Eflatun’dan gelen bu tanım, bir ölçüde onun felsefesinin özünü ve amacını yansıtmaktadır. Bilindiği gibi sofistlerin insanı kaosa sürükleyen o septik tavırlarına karşı Eflatun da onlarla mücadele etmiştir. Bilgiyi temellendirmek ve onu sabit bir temele oturmak üzere felsefeye, duyulur âlem ile fikirler (idealar) âlemi ayrımını getirmişti. Ona göre değişken olan görünüşler ve fenomenler âlemine mukabil değişmeyen ezelî bir tümel fikirler âlemi vardır. Sözgelimi her çağda yaşayan insanın zihninde varlığın cins ve türlerine ait çeşitli fikirler var olup, insanlar öldüğü halde bu tümel fikirler hiç yok olmamaktadır. O halde bilgilerimizin kaynağı ezelî olan bu fikirler veya idealardır. Gerçek bilgi ancak idealar âlemiyle ilişki kuran bilgi olabilir. Eflatun’a göre her birimiz dünyaya gelirken bu bilgiye sahip olarak doğarız. Ne var ki, ferdî ruhlar küllî ruhtan ayrılıp bedenle ilişki kurunca bildiklerini unuturlar. Nesneler dünyasıyla ilişkiye geçince unuttuklarını yavaş yavaş hatırlamaya başlar. Dolayısıyla öğrenmek hatırlamaktır. İşte yukarıda verilen tanım bu düşünceyi yansıtmaktadır. Yani felsefe, ölümsüz olan ideaların ne olduğunu anlamaya çalışmaktır.
4. Felsefe, insanın gücü ölçüsünde yüce Allah’ın fiillerine benzemesidir. Ahlâkî bir amaç taşıyan ve Eflatun’dan gelen bu tanıma göre insan, davranış ve fiilerinin olgun ve erdemli olabilmesi için Allah’ın fiillerini kendine örnek almalıdır. Zira Allah, “en yüksek iyi”dir, her çeşit iyilik ve güzelliğin kaynağı O’dur. O’nun fiil ve eseri olan bu evren de güzellik ve mükemmellikler manzumesidir. İşte insanın bu ideal güzelliği her yönüyle kavrayabilmesi, kendi fiil ve davranışlarının da mükemmel ve erdemli olmasını sağlayacak olan felsefedir.
5. Felsefe, ölümü düşünüp önemsemektir. Hayat kadar yalın, hatta ondan daha gerçek olan ölüm, ürpertici yalınlığıyla insanı içinden çıkılmaz düşüncelere sevketmektedir. Bu yüzden Eflatun “ölüm düşüncesi...işte en doğru felsefe budur, başkası değil” der. Belki de filozofun bu ifadesinden esinlenerek yukarıdaki tanım düzenlenmiştir. Hayata ait bütün etkinlikler, akıl, vicdan, emeller, ihtiraslar, ümit ve beklentiler nasıl olup da bir nefesle sona eriyor? Eğer ölüm her şeyin sonu demekse o zaman yaşamanın, bu kadar çalışıp didinmenin, iyilik, güzellik, hak ve adalet, din ve ahlâk adına ortaya konan değerlerin, bilim ve medeniyetin ne anlamı kalır? Peki hakikat dediğimiz şey hayatta mı yoksa ölümün ötesinde mi? İşte ölümü düşünmenin önümüze serdiği yalın gerçekler...
Filozof Kindî yukarıdaki tanıma şöyle bir yorum getirmektedir: İnsan nefsinin; bir duyu, diğeri akıl olmak üzere iki gücü bulunmakta ve insan, varlığı bu iki güç vasıtasıyla tanıyıp değerlendirmektedir. Onun varlıktan aldığı hazlar da yine bu iki gücü tatmine yöneliktir. Şu var ki, duyu hazları insana daha cazip gelmekle birlikte geçicidir ve çoğunlukla geriye kötü alışkanlıklar bırakmaktadır. Giderek bu alışkanlıkları irade ve akıl gücünü devreden çıkararak insanın ruh ve beden sağlığını bozmakta, onu bayağılaştırmaktadır. İşte felsefe, insana şehevî arzularını yenmenin ve böylece aklı egemen kılmanın yol ve yöntemlerini öğreten bir disiplin olmaktadır.
6. Felsefe, varlık olarak varlığın bilgisidir. Aristo’dan gelen bu tanıma göre bilimler varlığın bir türünü veya özel bir kısmını kendilerine konu alırken felsefe “var olanı” bir bütün olarak ele alır; onun mahiyetini, ilk prensibini ve son gayesini araştırır. Buna ilişkin olarak madde-form, güç-fiil, birlik-çokluk, zorunluluk-zorunsuzluk, sebeplilik vb. kavramları birer varlık problemi olarak inceler. Ayrıca Tanrı-varlık ilişkisi de bu bağlamda sorgulanan en önemli problemdir. Yukarıdaki tarifin aynı zamada metafizik disiplininin tanımını olduğu göz ardı edilmemelidir.
7. Felsefe, sanatların sanatı ve hikmetlerin hikmetidir. Yine Arsito’nun verdiği bu tanıma göre felsefe bütün bilim ve sanatların anasıdır. Çünkü o, bilim ve sanatların prensiplerini sorgulayıp belirleyen, onlar hakkında değer yargısında bulunan; çözemedikleri zorlu soruları kendi gündemine alıp onlar üzerinde yeni hipotezler üreterek bilim ve sanatlara sunan ve onlara kılavuzluk yapan üniversal bir bilgi dalıdır ve bu yüzden de bilimlerin kraliçesi sayılmaktadır. Bu nedenledir ki, ilk ve ortaçağlar boyunca bütün bilimler felsefenin çatısı altında bulunuyordu. Yeniçağla birlikte bilimler birer birer bağımsızlıklarına kavuştu. Bağımsızlığını ilk ilan eden astronomiyi fizik ve öteki pozitif bilimler izlemiş ve en son ayrılan da psikoloji olmuştur.
Meşhur İslam filozofu İbn Sînâ (ö. 428/1037), Felsefenin Temel Meseleleri anlamına gelen Uyûnu’l-hikme’nin fizik bölümünün başında şöyle demektedir:
“Felsefe (hikmet), teorik ve pratik konularda insan nefsinin gücü ölçüsünde tasavvur (kavram) ve tasdik (yargı) yoluyla yetkinliğe kavuşmayı arzu etmesidir. Teorik konularla ilgili olup bizim eylemimize değil bilgimize konu olan hususlar “teorik felsefe”, hem bilgimize hem de eylemimize konu olan pratik konular ise “pratik felsefe” olarak isimlendirilir. Felsefenin her iki kısmı da üç alt dala ayrılır. Pratik felsefenin alt dalları, şehir, ev ve ahlaka dair felsefedir. [Amelî felsefenin] bu üç [kısmının; yani ahlak, ev yönetimi ve siyasetin] ilkesi ilahî dinden (eş-şerî‘atü’l-ilâhiyye) elde edilmiştir ve bunların tanımlarının (hudûd) yetkinliği [ya da tam olarak sınırları ve miktarları] ilahî dinle açıklık kazanmaktadır. Bundan [yani ilahî dinin belirlemelerinden] sonra insanın nazarî [akıl] gücü o [ilim dallarındaki] amelî kanunları bilmek ve bu kanunları [amelî akıl aracılığıyla] tikellere uygulamak suretiyle bunlar üzerinde tasarrufta bulunmaktadır.
Şehir yönetimine dair pratik felsefenin alt dalının faydası, bu sayede gerek insan bedenlerinin gerekse insan türünün bekâsını sağlayacak yararlı hususlarda insanların birbirleriyle yardımlaşmaları için insan fertleri arasındaki ortak yaşamın niteliğini bilmeyi sağlamasıdır. Pratik felsefenin ev yönetimine dair alt dalının faydası, evin yararının sağlanması için evin her bir ferdinin ortak yaşamda nasıl bir konumda bulunduğunu bilmeyi sağlamasıdır ki, evdeki ilişkiler, eşler, çocuk-ebeveyn ve köle-efendi arasında sözkonudur. Ahlak felsefesinin faydası ise kişinin erdemleri bilip onlarla bezenmesi ve rezillikleri bilip onlardan kaçınmasını sağlamasıdır.
Teorik felsefenin üç kısmı ise şunlardır: Değişim ve harekete tâbi şeylerle ilgilenen felsefe ki, bu, tabiat felsefesi olarak isimlendirilir. Varlığı değişimle iç içe olsa da zihnin değişimden soyutlayabildiği şeylerle ilgilenen felsefe ki, bu da matematik olarak isimlendirilir. Varlığı değişimle iç içe olmaya gerek duymayan, onunla asla iç içe bulunmayan, bulunsa bile onu muhtaç olduğu için arazî olarak iç içe bulunan şeylerle ilgilenen felsefe ki, bu da ilk felsefe olarak isimlendirilir ve ilâhî konularla ilgili felsefe de bunun kapsamındadır. Nazarî felsefenin bu kısımlarının [yani tabiat bilimleri, matematik bilimleri ve metafizik] ilkeleri ise ilahî din sahiplerinden (erbâbu’l-milleti’l-ilâhiyye; yani peygamberlerden) ima ve işaret (alâ sebîli’t-tenbîh) yoluyla elde edilmiştir. [Nazarî] akıl gücü ise onları [yani nazarî ilimleri] kesin kanıt ortaya koyma (alâ sebîli’l-hucce) yoluyla yetkin bir şekilde tahsil etmeye yaramaktadır.
Kendisine felsefenin bu iki kısmıyla nefsini yetkinliğe ulaştırma gücü ve bunlardan biri ile de eylemde bulunma kudreti verilen kimseye çokça iyilik verilmiş demektir.”

Bölüm Özeti

Bu bölümde, felsefenin geleneksel beş tarifini, kaynakları ve muhtevaları itibariyle ele aldık ve İbn Sînâ’nın felsefe tarifi ve sınıflamasının ayrıntıları hakkında bilgi sahibi olduk.

4. FELSEFENİN ANAVATANI MESELESİ -II 

Giriş

Geçen bölümde farklı yönleriyle ele alınan felsefenin anavatanı meselesi, bu bölümde Âmirî (ö. 992) adlı filozofun metni çerçevesinde tekrar incelenecek ve klasik dünyada bu meselenin nasıl ele alındığı üzerinde durulacaktır.
Sonsuzluk Arzusu şeklinde Türkçeye aktarılabilecek olan el-Emed ale’l-ebed adlı eserinde Âmirî (ö. 381/992) şöyle demektedir:
“[Bilgelik ve Bilgeler]
“Andolsun ki biz Lokman’a hikmeti verdik” [Lokman 31/12] âyeti gereğince hikmetle nitelenen ilk kişi Lokman Hekim’dir. O, peygamber Davud (a.s.) zamanında yaşamış ve sürekli olarak Şam bölgesinde oturmuştu. Anlatıldığına göre Yunanlı Empedokles onun yanına gider gelirmiş ve hikmeti de ondan öğrenmiştir. Fakat Yunanistan’a dönünce evrenin aslı hakkında özgürce konuşmaya başlamış. Görünüşü itibariyle o sözler âhireti inkâr anlamına gelir. Lokman Hekim’le olan dostluğundan dolayı Yunanlılar onu bilgelikle nitelerler. Hatta Yunanlılar içinde bilgelikle ilk nitelenen odur. Bâtınîlerden bir grup onun felsefesini benimseyerek onu diğerlerinden üstün tutar ve onun sembolik ifadelerinin içeriğini anlayanların az olduğunu iddia eder.
Bilgelikle nitelenenlerden biri de Pisagor’dur. Davud’un (a.s.) oğlu Süleyman’ın öğrencileri Şam bölgesinden Mısır’a gidince onlarla görüştü. Bu görüşmeden önce Mısırlılardan geometri öğremiş, sonra da Süleyman’ın öğrencilerinden fizik ve ilâhiyât (metafizik) okumuştu. Bu üç ilmi -geometri, fizik ve din ilmi- Yunanistan’a götürmüş, sonra da kendi zekâsıyla mûsikî ilmini ortaya çıkararak onu orantı ve sayılarla belli bir kural altına almıştı. O, bu ilimleri peygamberlik kandilinden yararlanarak geliştirdiğini iddia etmiştir.
Pisagor’dan sonra bilgelikle nitelenenlerden biri de Sokrat’tır. O, felsefeyi (hikmet) Pisagor’dan almış ve felsefe disiplinlerinden yalnız metafizikle yetinmiştir. Dünya zevklerinden yüz çeviren Sokrat, Yunanlıların dinine karşı olduğunu ilan etmiş ve ortaya kanıtlar koyarak müşrik devlet büyüklerine karşı çıkmıştır. Derken, üzerine kalabalık halkı kışkırttılar ve öldürülmesi için krallarına baskı yaptılar. Kral da toplumuna hoş görünmek için onu hapse attı ve şerrinden kurtulmak için zehirletti. Onun başına gelenler, tevâtür derecesindeki haberlerle bilinmektedir.
Sokrat’tan sonra bilgelikle nitelenenlerden biri de Eflâtun’dur. Yunanlılar arasında soylu ve değerli bir aileden geliyordu. Sokrat’ın yolundan giderek o da felsefeyi (hikmet) Pisagor’dan almıştı. Ancak o, metafizikle yetinmeyerek matematik ve tabiat ilimlerini de felsefe altında topladı. Onun, tasnifini üstlendiği meşhur kitapları vardır; ancak, sembolik (diyaloglar halinde) olduğundan kapalıdırlar. Hayatının sonlarında çok öğrenci yetiştirdi ve okulunu öğrencilerinin seçkinlerine bırakarak insanlardan uzaklaşıp kendini Rabbine ibadete verdi.
Onun zamanında Yunanistan’da veba salgını vardı. İnsanlar Allah’a yalvarıp yakardılar ve İsrailoğulları’nın peygamberlerinden birine bunun sebebini sordular. Allah peygambere vahiyle, Yunanlıların sunağın katını alıp küp şekline koydukları zaman vebanın ortadan kalkacağını bildirdi. Bunun üzerine onlar sunağın bir dengini yaparak öncekine kattılar, fakat veba daha da arttı. Tekrar peygambere başvurarak bunun sebebini sordular. Allah peygambere vahiyle, onların sunağın katını almadığını, aksine benzerini öncekine eklediğini bildirdi. Dolayısıyla bu küpün katı değildir. Bu durum karşısında Eflâtun’dan yardım istediler. O dedi ki: “Sizler felsefeyi (hikmet) engelliyor ve geometriden nefret ettiriyorsunuz. Bu yüzden Allah sizi veba ile cezalandırdı. Çünkü felsefî ilimlerin Allah katında büyük değeri vardır.” Sonra öğrencilerine dönüp dedi ki: “Aynı oranda iki çizgi arasından kesintisiz iki çizgi çıkarabilirseniz sunağın katını elde edebilirsiniz. Bunu yapmaktan başka da çareniz yoktur.” Bunun üzerine yapmaya koyuldular ve sunağın katını alma işini bitirince veba ortadan kalktı. Nihayet onlar da geometri ve öteki teorik ilimler aleyhinde bulunmaktan vazgeçtiler.
Eflâtun’dan sonra bilgelikle nitelenenlerden biri de Aristoteles’tir. O, Zülkarneyn diye bilinen İskender’in hocasıdır. Felsefe yapmak üzere yirmi yıla yakın bir süre Eflâtun’un yanında bulundu. Aşırı derecede zeki olduğundan dolayı gençliğinde ona “Ruhânî” denirdi. Eflâtun ise ona “Akıl” adını vermişti. Mantık kitaplarını yazan ve mantığı ilimler için bir âlet olarak koyan odur. Bu sebeple ona “Mantık sahibi” lakabı verilmiştir. Ve o, fizik ve metafiziğin bölümlerini düzenlemiş ve her bölümü başlıca bir kitapta ele almıştır. Onun zamanında hükümdarlık Zülkarneyn’e geçmiş ve bu sayede Yunan ülkesinde şirkin kökü kazınmıştır.
İşte bu beş kişi bilgelikle nitelenmiş, bunlardan sonra hiç kimseye bilge (hakîm) denmemiştir; aksine bunlardan sonra gelen her kişi sanat ve hayat tarzına nisbetle anılmıştır. Mesela tabip Hipokrat, şair Homeros, mühendis Arşimed, köpeksi (kelbî) Diogenes ve fizikçi Demokritos.
Galen (Câlînûs) kendi döneminde çok eser verince, bilgelik niteliğini almaya yeltendi, yani hekimlikten bilgeliğe geçmek istedi. Bunun üzerine onunla alay ettiler ve: “Sen merhemlerle, müshillerle, yaraların tedavisiyle ve perhizlerle uğraş. Zira ilâhî hikmet, onun ilkelerinden şüphe edenin anlayışından daha [yücedir]. Çünkü bir kimse âlem ezelî mi yoksa yaratılmış mı; âhiret konusunda, o gerçek mi yoksa bâtıl mı; nefis hakkında o cevher mi yoksa araz mı diye şüphe ederse, onun derecesi bilgelikten kesinlikle aşağıdır” dediler.
Zamanımızda halkın anlayışı ise ilginçtir. Öklid’in kitabını okuyan ve mantığın esasını kavrayan bir insan gördüklerinde, metafizik ilimlerden yoksun olsa da onu bilgelikle niteliyorlar. Hatta tıptaki uzmanlığından dolayı onlar, “beş ezelî ilke” saçmalığını ve bazı ruhların ölümlü olduğunu savunan [Ebû Bekir] Muhammed b. [Zekeriyyâ] er-Râzî’ye -Allah inandırsın- bilge diyorlar. Halbuki, -Allah rahmet eylesin- üstadımız Ebû Zeyd Ahmed b. Sehl el-Belhî, çeşitli alanlardaki geniş bilgisine ve din konusundaki istikâmetine rağmen, kendisini yüceltenlerden biri ona bilgelik isnad edince, bundan rahatsız olur ve: “Vah o zamana ki, benim gibi yetersiz birini şerefli hikmete nisbet ediyorlar! Sanki onlar yüce Allah’ın şu âyetini duymamışlar: ‘O, dilediğine hikmeti verir; kime ki hikmet verildiyse ona çok iyilik verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahibi olanlar hakkıyla anlar’ [el-Bakara 2/272].”
Onun hocası Ya‘kûb b. İshâk el-Kindî’nin tutumu da böyleydi.
Durum böylece anlaşıldığına göre, Eflâtun’dan naklonunan meşhur hikâyeyi de bilmen gerekir. O, öğrencilerine dermiş ki: “Sizler her şeyi bilseniz de Allah’ı bilmedikçe bir şey bildiğinizi sanmayın.” Sonra Aristoteles’ten naklolunan meşhur hikâyeye göre o dermiş ki: “Bundan önce içiyor ve susuyordum; şânı yüce Allah’ı bilince içmeden kandım.”
Yunanlılar arasında bu beş kişiye tâbi olup da mutlak bilge diye anılan kimseler, şânı yüce Yaratıcı’yı kabul etmeyenlere ve ölümden sonra ebedî mükâfata inanmayanlara küçümser gözle bakarak değer vermezler ve onlara karşı tevhide inanan birinin bir zındığa davrandığı gibi davranırlardı. Şu var ki, onların âhiret hayatının şekline ait inançları bir tek noktada, tertemiz olan İslâm dinine uymamaktadır. Onlar ölümden sonraki dirilişi kabul etmezler; fakat insan ruhlarının ebedî olarak ödüllendirileceğini gerekli görürler. Bu yüzden İslâm, o topluluğun sapık olduğuna hükmetmemiştir. Yaratıcı’nın ispatı, zâtının birliği, zıt ve ortaklardan münezzeh olduğu hususlarına gelince, onlar buna kesinlikle inanır ve kanıtlamak üzere bu konuda deliller getirirler.
Biz bu açıklamayla onların durumunu ortaya koymanın iyi bir şey olacağını düşündük. Çünkü onlar ülkeleri bayındır kılan ve insanların işlerini yoluna koymada yararlandıkları tıp, geometri, astronomi, mûsikî ve daha başka disiplinleri temellendirme zahmetine katlandılar, bu konularda bilinen eserleri kaleme aldılar. Bunlar çeşitli dillere tercüme edildi, akıllı milletler bunları benimseyerek onların düzeyine yükseldiler.
Sonra pis zındıkların onları istismar ederek ve şöhretlerinden yararlanarak kıt akıllı kimseleri birer birer avladıklarını, ahlâksızlıkla kirlettikleri alana onları cezbettiklerini, hatta “yüce Allah’ın dini doğru ve gerçekse, böylesine gelişmiş akla ve geniş hayal gücüne sahip olanları tercih etmek ve onlara bağlanmak daha evlâdır” dediklerini gördük.
Sonra yine gördük ki, kelâmcılar (el-cedeliyyûn), filozofların inkârcı olduğunu, pasif tanrı anlayışını (ta‘tîl) savunduklarını iddia ederek aleyhlerinde bulunuyor ve: “Hak dinin güçlü hasımları var; şayet biz onlarla mücadeleye soyunmayacak olsak ve bâtıl fikirlerini çürütmesek inkârcılık tertemiz olan İslâm’ı karartır” diyerek halkı yanıltıyorlardı. Hayatıma yemin ederim ki, hakka yardım ve dine destek hususunda kelâmcıların takdire değer çalışmaları vardır; ancak o filozoflara pasif tanrı anlayışı isnad etmek inkârcılığa cazibe kazandırabilir ve zındıklığın yüceltilmesine yol açabilir. Çünkü bu, dehrîlerin (materyalist) kıt akıllı insanlara kurdukları tuzağı güçlendiren hususlardandır.”

Bölüm Özeti

Bu bölümde, Âmirî’nin eserinden yaptığımız alıntı çerçevesinde klasik dünyada felsefenin insanlık tarihiyle ve peygamberler tarihiyle nasıl ilişkilendirildiğini öğrendik.

3-FELSEFENİN TEMEL KAVRAMLARI

3. FELSEFENİN ANAVATANI MESELESİ I 

Giriş

Bu bölümde felsefenin nerede ve nasıl ortaya çıktığı, ilk filozofun kim olduğu gibi sorular çerçevesinde felsefenin anavatanı sorusu ele alınacak, bu sorulara verilen alternatif cevaplar değerlendirilecektir.
Felsefenin nerede doğduğu, anavatanının neresi olduğu konusunda felsefe tarihçileri arasında ‎tam bir görüş birliği bulunduğu söylenemez. Mesela Arsito (m.ö. 322) felsefenin ilk kez ‎milattan önce VI. yüzyılda Batı Anadolu’daki İyonya şehirlerinden biri olan Milet’te Tales’le ‎başladığını söylerken, Diogenes Leartius (ö. 230) onun ilk defa Doğu’da yani Mısır ve ‎Mezopotamya’da ortaya çıktığını savunur. Bu iki karşıt görüşten ilki genel kabul görerek ‎çağlar boyu sürmüş ve XX. yüzyılın başlarına kadar devam etmiştir. Özellikle XIX. yüzyılda ‎Fransız düşünürü Ernest Renan, Yunan mucizesi anlamına gelen Le Miracle grec adlı ‎eserinde eski Yunan medeniyeti gibi bir medeniyetin yeryüzünde görülmediğini; bilim, felsefe ‎ve sanatta gösterdikleri üstün başarı nedeniyle bunu bir mucize saymak gerektiğini iddia ‎etmiştir. Ayrıca o, bilim ve felsefenin soyut ve teorik düşüncenin ürünü olduğu, tarihte bunu ‎ancak Ârî (arien) ırktan gelenlerin başardığı tezini ortaya atmış; Samî ırka mensup olanların ‎ise teorik düşünmekten uzak, daha çok pratiğe yönelen bir zekâya sahip bulunduğunu ‎savunmuştur. Şüphesiz bilimsellikle bağdaşmayan bu görüş, öteden beri Batı’nın uyguladığı ‎sömürge siyasetini destekleme ve onu meşru göstermeye yönelik bir çaba olarak ‎değerlendirilmişse de yıkıcı etkileri yakın zamana kadar devam etmiştir. ‎
Ancak, XX. yüzyılda yapılan ve halen devam etmekte olan arkeoloji ve filoloji alanındaki ‎çalışmaların ortaya koyduğu belgeler, Diogenes Laertius’u ve onun gibi düşünenleri haklı ‎çıkarır niteliktedir. Zira başlangıçta felsefe dinden ve mitolojik düşünceden etkilenmişse de ‎onun rasyonel bir temel üzerinde gelişip yükselmesi için bilimsel bir zemine ihtiyaç vardır. ‎Bilim tarihçilerine göre milattan önce VI. yüzyıla gelinceye kadar eski Yunan’da bilimsel ‎denebilecek herhangi bir bilgi türünden söz edilemez. Halbuki bu tarihten çok önce ‎Mezopotamya’da aritmetik, astronomi; Mısır’da ise geometri ve tıp bilimleri ileri bir düzeyde ‎gelişmişti. Şu var ki, bu bilimlerin daha ziyade karşılaşılan hayatî güçlükleri çözmek amacıyla ‎üretildiği, mesela Herodot’un “yılın belli mevsimlerinde taşan Nil nehrinin getirdiği zengin ‎alüvyonların arazide sınırları ortadan kaldırması ve bunları yeniden ölçüp belirleme ihtiyacı ‎Mısır’da geometrinin gelişmesinde etkili olmuştur” iddiası doğru olabilir. Ancak, bunların ‎teorik temelden yoksun bulunduğu iddiasına gelince, bunu kanıtlayacak elde herhangi bir ‎belge yoktur. Kaldı ki, teoriyi doğurup besleyen pratiktir; günlük hayatta karşılaşılan ‎güçlükleri yenmek üzere yapılan her eylem zekâyı tutuşturan bir kıvılcım gibidir. Bir başka ‎deyişle teorinin yolu pratikten geçer. Ayrıca parçaları, tek tek olayları analiz edip bütün haline ‎getirerek genel yargılarda bulunmak (sentez) insan aklının en temel özelliğidir. Dolayısıyla ‎bunun, şu veya bu ırktan gelenlere özgü olduğu, ciddiye alınacak bir iddia değildir. Kaldı ki, ‎Karl Jaspers’in dediği gibi “insanın düşünerek kendi varoluşunun bilincine vardığı her yerde ‎felsefe vardır. Felsefe bu adla anılmadan da her yerde vardır. Çünkü düşünen insan, doğru-‎yanlış, sığ-derin, kısa soluklu-uzun soluklu, bir temellendirme içinde felsefe yapıyor ‎demektir. Nerede her zaman bir dünya varsa, nerede ölçüler geçerliyse, nerede bir yargı ‎veriliyorsa felsefe oradadır.”‎ ‎Ayrıca hangi çağda yaşarsa yaşasın bir insanın pratik bilimlere ‎yönelmesi, onun felsefe yapmasına engel teşkil etmediği gibi, teoriyi ihmal ettiği anlamına da ‎gelmez. Sözgelimi, düşünce tarihinde adı saygıyla anılan filozoflar arasında, tıp başta olmak ‎üzere, uygulamalı bilimler ve sanatlar alanında başarı gösterenlerin sayısı hayli yüksektir. O ‎halde teorik düşünceyi önemsediği için eski Yunan felsefesini gereğinden fazla yücelten ‎yazarlar, farkına varmadan teoriyle pratik arasına bir uçurum koymaktadırlar. Oysa tarih ‎böyle düşünenleri haklı bulmamaktadır. ‎
Mısırlılarla Mezopotamyalıların bilgi ve kültürlerine karşı Yunanlıların büyük bir saygı ‎duyduklarını, başta Herodot, Eflâtun ve Aristo olmak üzere birçok Yunanlı yazar açıkça dile ‎getirmektedir. Burada konumuzla ilgili olmak üzere eski Yunan’ın kurucu iki büyük filozofu ‎olan Eflâtun ile Aristo’nun ne düşündüklerine bir göz atalım. Eflâtun Yasalar diyaloğunda ‎Mısır eğitim sisteminde küçük yaştaki çocuklara okuma yazmanın yanısıra aritmetik ‎öğretimini nasıl zevkli bir hale getirdiklerini hayranlıkla anlatır ve “Biz de özgür yurttaşların ‎o kadarını öğrenmelerini söyleyelim” dedikten sonra “Sevgili Klenias, bu konudaki ‎eksikliğimizi ben çok geç farkettim; sonra düşündüm ki, bu, insanoğlundan çok domuz ‎yavrusuna yaraşan bir durum. Bunun üzerine yalnız kendi adıma değil, bütün Yunanlılar ‎adına utandım” der.‎‎ Aristo’ya gelince, yukarıda sözünü ettiğimiz Herodot’tan farklı ‎düşünmekte ve matematik sanatların boş zamana sahip ülkelerde ortaya çıktığını, Mısır’da ‎rahipler sınıfının boş zamanları çok olduğundan matematiğin orada doğduğunu ‎söylemektedir.‎ ‎Öte yandan biliyoruz ki, Aristo bilimleri sınıflandırırken matematiği teorik ‎bilimlerden saymaktadır. Şu halde bu iki büyük filozofun tanıklığıyla Doğu bilimlerinin teorik ‎temelden yoksun olduğuna ilişkin tezler geçerliliğini yitirmiş bulunmaktadır. ‎
Bilim ve felsefenin yol haritasına baktığımızda onun bizi Mısır ve Mezopotamya’ya (Sümer, ‎Babil, Asur ve Kalde) götürdüğünü anlarız. İlk önce tarih sahnesine çıkmış olan bu iki ‎medeniyetle kurulan ilişkiler Yunanlılar için başlıca ilham kaynağı olduğunda şüphe yoktur. ‎bu ilişkilerin m.ö. VIII. yüzyılın sonlarında İyonyalılar tarafından başlatıldığı; daha sonra ‎komşuları olan Anadolu’daki diğer kavimlerinden de çeşitli kültürel etkiler aldıkları ‎bilinmektedir.‎ ‎ Bu dönemde bilim ve düşüncenin intikali yapılan çevirilerle değil, ticari ve ‎turistik geziler veya özel ilişkiler şeklinde olmaktaydı. Mesela Tales, Pythagoras ve bir ‎söylentiye göre Eflâtun başta olmak üzere birçok Yunanlı bilgin ve filozof, bilgi ve ‎görgülerini geliştirmek için Mısır ve Orta Doğu’yu ziyaret etmiştir. Antropolojik verilere göre ‎bu ülkeler insanlığın ilk yerleşim alanları ve Hz. Adem’den itibaren bilinen bütün ‎peygamberlerin anayurdu olduğundan bilim ve medeniyet önce buralarda gelişip ‎çiçeklenmiştir. Diogenes Leartius’a bakılırsa eski Yunan’da Mısır’a seyahat bir gelenk halini ‎almıştı. Hatta Akdeniz ve civarında oluşan eski dünyanın bilim ve felsefesini derleyip ‎sistematize eden ünlü Aristo Mısır’a gitmemiş, fakat eserlerini yazarken danışman olarak ‎yanında Filistinli (Yahuda) bir Mısır uzmanını bulundurmuştur.‎ ‎Öyle olmasaydı görmediği ‎halde Aristo, Nil’in taşma mevsimlerini konu alan bir kitap nasıl yazabilir ve Mısırlı ‎kadınların genellikle ikiz doğurduklarını nereden bilebilirdi?‎
Tarihin akışı içinde medeniyetler eşliğinde bilim ve felsefenin de paraboller çizdiği, bir ‎toplumda belli bir olgunluk düzeyine ulaştıktan sonra, sosyal ve siyasi şartların yol açtığı ‎nedenlerle giderek duraksadığı bilinmektedir. Çünkü istikrara kavuşmuş ve sitatikleşmiş bir ‎medeniyet yeni bir felsefi düşünce üretemez. Ancak, onun sahip olduğu birikim, şu veya bu ‎şekilde daha elverişli şartları taşıyan bir başka topluma intikal edince, bu yeni sosyal çevrenin ‎gösterdiği ilgi, onlarda uyanan şevk ve heyecan bilim ve felsefeye yeni bir dinamizm ‎kazandırarak yeni bir medeniyetin ortaya çıkmasını sağlar. Bunun genel bir kural olduğu ‎söylenemezse de çoğunlukla medeniyetin seyir defteri bunun böyle olduğunu göstermektedir. ‎Nitekim İyonya koloni şehirlerinden Milet’te başlayan Yunan felsefesi, G. Sarton’un da ‎belirttiği gibi, başlangıç değil, sondur yani uzun bir geçmişe sahip olan Doğu bilim ve ‎düşüncesinin sonunda ortaya çıkmış bir harekettir.‎ Şu var ki, İyonya’dan Sicilya’ya geçen ‎felsefenin Yunanistan’a gelişi hayli geç olmuştur. M.ö. IV. yüzyılda antik çağın üç büyük ‎filozofu olan Sokrat, Eflâtun ve Aristo ile felsefe, terminoloji, metod ve problemleriyle en ‎olgun dönemini yaşayarak klasiklerini vücuda getirmiş ve bu tarihten sonra eski Yunan’da bu ‎çapta büyük filozof yetişmemiştir.‎
Bu konuda şu hususu belirtmek gerekir ki, genellikle felsefe tarihçileri rasyonel düşüncenin ‎ilk izlerine Homeros ve Hesiodos gibi eski şairlerin eserleri ile Orfik dinlerde ve Yedi ‎Bilgenin ahlâki özdeyişlerinde rastlandığını söylerler. Tanrıların aslını, menşeini ve evrenin ‎meydana çıkışını konu alan Theogonia’lar ile Cosmogonia’lar, kelimenin tam anlamıyla birer ‎mitoloji ürünüdür. Ancak Hesiodos’un “Başlangıçta kaos vardı” ifadesi, dini telakkinin dışına ‎çıkararak varlığın akılla yorumlanması diye nitelendirilmiş ve bu, felsefî düşüncenin ‎uyanmaya başladığının ilk belirtisi sayılmıştır. Öte yandan evrenin ve insanın yaratılışına ‎ilişkin efsanelerin yanısıra, özellikle ruh-beden ayrımını temel alan, ruhun düşüşü ve arınması ‎problemi üzerinde yoğunlaşan Orfizm’in de felsefî düşüncenin uyanmasında önemli payı ‎bulunduğu kabul edilir. Hint kültür ve düşüncesinin temel eseri olan Upanişadlar’ın izlerini ‎taşıyan bu mistik ve gizemli dinin, Pythagoras, onun kanalıyla Eflâtun ve bir ölçüde ‎Aristo’nun felsefî doktrinlerine yansıdığı görülmektedir. Şu var ki, gerek Orfizm gerekse ‎Greklerin mitolojiyle örülü politeist dinleri, vahye dayalı kitabî bir din olma özelliğinden ‎yoksun bulunduğundan herhangi bir nassa, bir dogmaya dayanmıyordu. Bu yüzden de felsefe ‎karşısında duracak ne bir gücü ve ne de söyleyecek bir sözü vardı. Durum böyle olunca ‎varlığı, hayatı, bilgiyi, olgu ve olayları rasyonel açıdan yorumlayıp temellendirmeye çalışan ‎felsefe, gelişmesini sürdürmek için kendisine çok elverişli bir ortam bulmuştu ve ikiyüz yıl ‎gibi kısa denecek bir süreçte gelişmesini tamamladı, fakat etkisi çok uzun sürdü. ‎
Burada önemli bir hususa işaret etmek gerekiyor. Genellikle felsefe tarihçileri, felsefenin ‎kaynağıyla ilgili olarak mitolojiye ve politeist dinlere sempatiyle baktıkları halde, monoteist ‎dinler üzerinde, her nedense, pek fazla durmazlar. Halbuki bugün Ortadoğu diye ‎adlandırdığımız bölge, ta Hz. Adem’den, özellikle de Hz. İbrahim’den beri süregelen ‎monoteizmin yani tek tanrılı-kitaplı dinlerin yaygın olduğu bir coğrafyadır. Eski çağlardan ‎beri bu bölgede gelişip boy vermiş olan Mezopotamya ve Mısır gibi iki büyük medeniyetle ‎çok sıkı bir ilişki içinde bulunan ve birçok konuda onların vârisi konumunda olan eski ‎Yunan’ın, bilimin dışında, onların düşünce ve inanç sistemlerine ilgi duymaması ve herhangi ‎bir şekilde etkilenmemesi kolaylıkla izah edilir bir durum değildir. Nitekim bu bencil ve ‎tekelci anlayışa, bilindiği kadarıyla, ilk karşı çıkan İskenderiyeli bir yahudi olan ve aynı ‎zamanda Grek felsefesini, özellikle Eflâtun doktrinini çok iyi bilen Philon (ö. 50?) olmuştur. ‎O, Eflâtun felsefesini, özü itibariyle Ahd-i Atik’in bir yansıması sayacak kadar Doğu kaynaklı ‎görüyordu. Yeni-Pythagorasçı bir filozof olan Suriyeli Numenius (ö. II. yüzyıl) daha da ileri ‎giderek “Eflâtun Attika diliyle konuşan Musa’dan başkası değildir” diyordu. Bu anlayış birer ‎hristiyan filozof olan Clement (ö. 213?), Origenes (ö. 254) ve ilk felsefe tarihçisi sayılan ‎Diogenes Leartius tarafından ısrarla savunuldu; hatta ilk çağın sonlarına kadar Yunan ‎felsefesinin Doğu kaynaklı olduğu fikri genel bir kanıydı. İslam ortaçağında da bunun yaygın ‎bir anlayış olarak devam ettiğini görmekteyiz. Nitekim Türk filozofu Fârâbî bu tarihi gerçeğe ‎dikkat çekerek der ki: “Bu ilim (felsefe) önceleri Irak’ta yaşamış olan Kaldeliler elindeydi, ‎sonra Mısır’a intikal etti, oradan da Yunanlılara, Yunanlılardan Süryanilere, sonra da Araplara ‎geçti.”‎
Felsefenin başlangıcı hakkında ileri sürülen bu görüşler bize, onun insanlığın ortak mirası ‎olduğunu, dolayısıyla binlerce yıllık birikimi bir tek kültüre veya medeniyete bağlayarak buna ‎‎“Yunan mucizesi” damgasını vurmanın tarihe saygısızlık ve insanlığa karşı bir haksızlık ‎olduğunu göstermektedir. O halde bu konuda mucizeden değil, bir başarıdan, belki de bir ‎şanstan söz etmek daha doğru olur. Bu başarının nedenleri araştırılacak olursa, şu tarihi ‎gerçekleri sıralamak gerekir:‎
a. Yunan bilim ve felsefesi Mezopotamya ve Mısır medeniyetlerinden çok sonra ortaya ‎çıkarak onların mirasını geliştirip zenginleştirmiştir.‎
b. Tarihin derinliklerinde kalan Mezopotamya ve Mısır’dan günümüze ulaşan yazılı belgeler ‎çok sınırlı olduğu halde, Yunan bilim ve felsefesine ilişkin eserler, papirüs ve parşömenlere ‎yazılarak büyük ölçüde korunmuş ve sonraki yüzyıllara intikal edebilmiştir.‎
c. Grek felsefesinin, antikçağın bütün bilimlerini kendi çatısı altında toplaması ve bilimle ‎birlikte yürümesi, onun yaygınlık kazanmasını ve uzun soluklu olmasını sağlamıştır.‎
d. Felsefenin kurucu iki büyük üstadı olan Eflâtun ile Aristo külliyatı sonraki yüzyıllarda ‎eğitim programlarına alınmış, ayrıca her eser üzerinde yapılan çeşitli dönemlerdeki şerh ve ‎yorumlarla felsefede zengin bir literatür oluşturulmuştur. Dolayısıla söz konusu bu başarıda ‎çeşitli kültürlerin payı büyük olduğu bilinen tarihî bir gerçektir.‎
e. Antik çağın sonlarında derin bir uykuya yatan ve Batılıların “dark ages” dedikleri V-X. ‎yüzyıllar arasında, Hristiyan dünyada hiçbir bilim ve felsefe hareketi görülmezken, VIII. ‎yüzyıldan itibaren Grekçe, Süryanice, Farsça ve Sanskritçe’den Arapça’ya yapılan tercümeler ‎sonucunda eski dünyanın bilim ve felsefe mirası yeni bir iklim ve farklı bir boyutta tekrar ‎hayatiyet kazanmış, yapılan çeşitli araştırmalarla gelişip zenginleşerek VIII-XIII. yüzyıllar ‎arasında İslam dünyasında yoğun bir felsefe hareketi gerçekleşmiştir. XI. yüzyıldan itibaren ‎ise İslam bilim, düşünce ve medeniyetine ait zengin literatürün büyük ölçüde İbranice ve ‎Latince’ye çevrilmesiyle Batı dünyasında yeni düşünce hareketleri başgöstermiş ve bu ‎gelişmeler giderek Rönesans ve Reform ile sonuçlanmıştır.‎
Görüldüğü gibi şayet Yunan felsefesinin başarısından söz edilecekse, ona çağlar boyu katkıda ‎bulunarak yeni boyutlar kazandıran diğer kültür ve medeniytlerin, özellikle de Batı’yı derin ‎uykusundan uyandıran İslam bilim ve düşüncesinin payını hatırlatmak hakbilirliğin bir gereği ‎sayılmalıdır.‎

Bölüm Özeti

Bu bölümde, felsefenin insanlığın ortak ürünü olduğunu, mucizevî bir tarzda Yunanistan’da ortaya çıkmadığını, Akdeniz havzasında ve Mezapotamya’da felsefenin Yunanistan’da ortaya çıkışını besleyen ciddi bilimsel ve düşünsel gelişmelerin bulunduğunu öğrendik.




1. 
“Diogenes Leartius (ö. 230) Aristo’nun aksine felsefenin ilk defa Doğu’da ortaya çıktığını savunur.”

Aşağıdakilerden hangisi yukarıdaki bilgi ile çelişmektedir?
2. 
XIX. yüzyılda ‎Fransız düşünürü Ernest Renan, Yunan mucizesi anlamına gelen “Le Miracle grec” adlı bir eser kaleme almıştır.
Ernest Renan’ın felsefe hakkındaki görüşleri ile ilgili aşağıdaki verilen bilgilerden hangisi yanlıştır?
3. 
…..……. Yasalar diyaloğunda ‎Mısır eğitim sisteminde küçük yaştaki çocuklara okuma yazmanın yanısıra aritmetik ‎öğretimini nasıl zevkli bir hale getirdiklerini hayranlıkla anlatır.

Yukarıdaki boşluğa gelmesi gereken filozof aşağıdakilerden hangisidir?
4. 
….......... matematik sanatların boş zamana sahip ülkelerde ortaya çıktığını, Mısır’da ‎rahipler sınıfının boş zamanları çok olduğundan matematiğin orada doğduğunu ‎söylemektedir.‎

Yukarıdaki boş bırakılan yere aşağıdakilerden hangisi gelmelidir?
5. 
Aşağıdakilerden hangisi Yunan felsefe ve biliminin oluşumunda etkili olan medeniyetlerden biri değildir?
6. 
Felsefe açısından “Yunan mucizesi”nin anlamı nedir?
    7. 
    Felsefenin “ortaya çıkış”ından bahsedilebilir mi?
      8. 
      Felsefenin ortaya çıkışında Yunan dışında hangi medeniyetlerin katkısı olmuştur?
        9. 
        Mitoloji ile felsefe arasındaki ilişki nedir?
          10. 
          Felsefenin kökeni meselesi hakkında siz ne düşünüyorsunuz?
            1 / 10



            Bahar Dönemi

            Üniteler 1. Platon Ve İdealar Öğretisi 2. Platon’da Ahlak Giriş 2.1. İdea Nedir, Ne İşe Yarar? 2.2. Ruh (psykhe) Nedir? 2.3. En...