FELSEFEYE GİRİŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FELSEFEYE GİRİŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Eylül 2017 Salı

FELSEFEYE GİRİŞ 7

7. BİLGİ KURAMI: DESCARTES

Giriş

Bu bölümde, ide kavramı Descartes felsefesi açısından incelenip, kartezyen felsefenin özellikleri ele alınmıştır. Descartes felsefesinde iki temel töz olarak iki ayrı unsur görülmektedir, bunlar madde ve ruh. “res extensa” ve “res cogitans” olarak da anlaşılan bu ayırım Descartes felsefesinin de temelini oluşturmaktadır. İde kavramının Descartesçı anlayış içinde ele alınması, onun bilginin oluşturulmasındaki etki bakımından olacaktır.

7.1. Descartes: İde Kavramı

Felsefe tarihinde “Düşünüyorum, o halde varım” ifadesiyle ünlü olan Descartes, modern felsefenin başlatıcısı olarak kabul edilir. Kartezyen felsefe olarak da tanınınan Descartes’ın felsefesi, yalnızca fiziksel dünyanın özelliklerini değil, aynı zamanda bu fiziksel dünyanın, gerçekliğin diğer öğeleriyle ilişkisini de açıklamayı hedeflemiştir. Bu hedefi doğrultusunda Descartes, bütün gerçekliğin iki ayrı tözden meydana geldiğini ileri sürer. Birbirine indirgenemeyen veya çıkarsanamayan bu iki töz, ruh ve maddedir.
Var olan her şey bu iki tözün farklı biçimlerde bir araya gelmeleri sonucunda oluşur. Buradaki anlamı ile töz, var olmak için kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan şeydir. Maddi töz evrende belli yasalara tabidir. Bu yasalar vasıtası ile bütün fiziki süreçlerin açıklanması mümkündür. Evrenin her yerine yayılmış olan maddenin kendisine tabi olduğu yasalar, temelde basit mekanik yasalardır. Bu modelde dünya, belli bir yer işgal eden büyük bir makine olarak düşünülür. Bu makinenin her bir parçasını açıklayabilecek sistem geometridir. Bu makine belli unsurlardan bir araya geldiğine göre, bu unsurların hareketleri de kendilerinden ayrı, etkin bir güç ile bağlantılıdır. Makinenin bütünü, Tanrı’nın koymuş olduğu yasalara göre hareket eder. Fiziki dünyadaki hareketin nedeni ise, Tanrı’dır.
Fiziksel maddi varlık olmasıyla yer kaplayan her şey bir düzen halinde ve mekanik bir yapıdadır. Dolayısıyla yalnızca cansız nesnelerin değil, canlı varlıkların da hareketleri bu yolla açıklanabilir. Ancak bu mekanik dünyanın dışında kalan bir başka töz daha vardır. Mekanik yasalara tabi olmayan bu töz, düşünen, irade gösteren ruh. Yaratılmış her töz, onu her ne ise o yapan özsel niteliğe sahiptir. Maddenin özelliği yer işgal etme iken, ruhun özelliği bilinçli olma ya da düşünmedir. Descartes’a göre ruhsal töz ile, maddi töz arasında mutlak bir ayrım bulunmaktadır. Maddi tözün farklı biçimleri görünür olsa, bütün olarak düşünüldüğünde birdir. Ruhsal tözün ise en yüksek örneği Tanrı’dır ve bireysel ruhlar olarak da kendini göstermektedir.
İnsanın iki temel yetisi vardır. Bunlar anlama yetisi ve iradedir. Anlama yetisi, insanın bir şeyleri idrak etmesini sağlarken; irade şeylerin varolduklarını ve onlara ait olduğu düşünülen nitelikleri tasdik ya da inkâr eden yargılar verir. Her iki yeti de, insana Tanrı tarafından verilmiştir. Anlama yetisi, insan mümkün olan her şeyin idesine sahip olamayacağı için sonludur. Ancak irade için böyle bir sınırın varlığı söz konusu olamaz.
Bilginin güvenilirliği onun açık ve seçik olma özelliklerine sahip olup olmadığı ile ilişkilidir. Açıklık zihine dolayımsız olarak sunulan ve zihnin kolaylıkla bilincine varabilmesidir. Descartes’a göre insana yeterince güçlü bir biçimde etki eden şeyler açıktır. Açıklık ile ilgili olarak, diş ağrısı gibi canlı duyu deneyiminden veya düşünme gibi zihinsel faaliyetlerden hareketle örnekler verilir.
 “İnsan bütün bu örneklerde, ister duyu deneyimlerinde ya da ister zihinde olsun, bir şeyin ortaya çıktığını, orada olduğunu fark eder, daha doğrusu farketmeden yapamaz.”54
Seçiklik ise, başka her şeyden farklı ve yalnızca kendisinde açıkça varolan bir şeye işaret eder. Bir şey seçik olmaksızın yalnızca açık olabilirken; açık olmaksızın seçik olamaz.55 Bir duyu deneyimi ya da bir düşünce kendisinin tam olarak bilincinde olduğumuz zaman açıktır. Doğasının ne olduğuna emin olunmadığı durumlarda, yani diğer şeylerden ayırımı kesinleştirilememiş ise seçik değildir. Descartes’ın verdiği diş ağrısı örneğinde insan, dişinin ağrıdığından emindir. Bu onun için açıktır. Ancak diş ağrısının kaynağının örneğin, beyin mi yoksa dişin kendisi mi olduğunu; yoksa bu ağrının her ikisinden de mi kaynaklandığını bilemez. Bu durumda diş ağrısının varlığı kesin olduğundan açıktır; fakat başka bir şeyle karıştırılma olasılığı olduğundan ve başka her şeyden ayrılacak biçimde tanımlanamadığından seçik değildir.56
Açık ve seçik olmayan konularda verilen yargıların yanlış olması muhtemeldir. İnsan herhangi bir şey hakkında açık ve seçik bir bilgiye sahip olduğunda, bu şey hakkında yanılgıya düşmediğinden emin olabilir. Açık ve seçik olduğuna emin olmadığı durumlarda ise yargısını askıya alabilir. Açık ve seçik olanın sınırları dâhilinde kalındığında yanlışlığa düşülmez, ancak açık ve seçik olmayan doğru kabul edildiğinde yanlışlığa düşülebilir.57 Bu durumda yanlışlığın sorumluluğu, insanları yanıltmayan ve açık ve seçik olanı doğru olarak kabul etmeye zorlayan Tanrı’da değil, fakat insanın kendisindedir.
Fizik nesneler söz konusu olduğunda, açık ve seçik bilinebilecek yönlere, matematiksel özelliklerinden hareketle ulaşılabilir. Herhangi bir cisme ilişkin, açık ve seçik olan düşünce, o cismin belli bir şekle ve hacme sahip olmasından kaynaklanır. Dış dünyaya ait şeylerin yalnızca matematiksel özellikleri ile ilgili düşüncelere sahip olabiliriz; ancak bu bilgi şeylerin gerçekten var olup olmadıklarına ilişkin bir fikri bize sağlamaz. Descartes,
 “Uslamlamalarla ortaya çıkabilecek kimi başka apaçık doğruların, algıdan kaynaklanmadıkları halde anlığımızda bulunmalarını ‘doğuştan düşünceler (bilgiler)’olarak niteliyor. Her anlık, bütün anlıklara ortak olan bu doğuştan düşünceleri taşır. Bilgi, bunlardan, tıpkı matematikte yapıldığı gibi, tümdengelimsel çıkarımlarla üretilir: Doğuştan ideler ilk başta (çocuklukta) anlıkta belirgin değildir. Çocuk çevresini algıladıkça bunlar belirginleşir; bilinçli duruma dönüşürler.”58
Öyleyse, Descartes’a göre insan, bir takım doğuştan idelerle dünyaya gelir. Algı bu idelerin ortaya çıkışında tek başına yeterli olamaz. Akıl bu ideleri kullanmada zaman içinde gelişir, deneyim kazanır. “Ancak usun, doğuştan bilgiler yoluyla yoğurduğu algı bilgiye götürebilir. Bu da ancak tikel nesnelerin bilgisidir. Kalıcı, genel bilgi, anlıkta doğuştan bilgilerden çıkarsanır.”59 Dış dünya ile ilgili olarak insanın sahip olduğu ideler, onlar var olmasalar bile Tanrı’nın yaratmış olması ihtimali de mantıklı görünmemektedir. Çünkü Descartes’a göre Tanrı’nın, insanları aldatma ihtimali yoktur. Şu halde geriye yalnızca cisimlerin, duyulara konu oldukları biçimde var oldukları ihtimali kalmaktadır.
İnsandaki dış dünya ve cisimler ile ilgili olan idelerin nedeni, bizzat bu dünyanın kendisidir. 60Descartes’ın, şeylerin ne’liğine ilişkin düşüncelerinin önemli bir ayağını, şeylere nitelikleri üzerinde yapmış olduğu, birincil ve ikincil nitelikler ayrımı oluşturmaktadır. Ona göre, şeylerde bulunduğu düşünülen bazı nitelikler, aslında o şeylerin kendisinde bulunmamaktadır. Ses, tat, koku, renk vs. gibi özellikler nesnelerin ikincil nitelikleridir. İkincil nitelikler, duyuların durumuna bağlı olarak değişmekte olan, öznede varlık kazanan niteliklerdir. Bu nitelikler yalnızca algılamadadır ve onların, şeylerin kendilerine ait olduklarını söylemek mümkün değildir. Bu nitelikler duyularımızla ilişkilidir ve duyularla birlikte onların da değiştikleri kolaylıkla gözlenebilir.
Öznel olan bu niteliklerden hareketle açık seçik bir bilgiye ulaşılamaz. Dolayısıyla bu duyusal niteliklerin bilimsel araştırmalara konu olmaları mümkün değildir. Duyuların değişmeden kaldığı bir durumu düşünecek olursak, nesnede yine de değişme meydana geliyorsa, bu nesnenin kendisine ait bir durumdur. Ancak Descartes’a göre, nesnede nasıl bir değişimin meydana geldiğini bilmek mümkün değildir. Bu değişim nesnenin gerçek nitelikleri olarak adlandırabileceğimiz bir başka nitelik türüne ait olmak durumundadır.
Birincil nitelikler olarak adlandırılan bu nitelikler, duyulara ve algıya bağlı olmayıp, onlardaki herhangi bir değişimden etkilenmemektedirler. Birincil nitelikler bir nesneye ait olup, ondan ayrı düşünülemeyen niteliklerken; ikincil nitelikler bu nesnenin duyular üzerinde yarattığı etkiyle algıda ortaya çıkarlar.
Birincil nitelikler ile ikincil nitelikler arasında yapılan bu ayırım, daha sonra gelecek olan Locke gibi emprist düşünürlerin birincil ve ikincil nitelikler tanımlarıyla neredeyse aynıdır. Birincil nitelikler bir maddi nesneyi, maddi olarak tanımlamak için gereken niteliklerdir. Yalnızca duyulara ait olan özellikler olarak kabul edilen renk, ses, koku gibi ikincil nitelikler, örneğin yer kaplamanın bir biçimi ya da tarzı değildirler. Bu nedenle birincil nitelikler ile ikincil nitelikler arasında temel bir ayrım vardır.61
Descartes, fizik dünyanın insan bilgisine konu olan yönünün yalnızca cisimlerin matematiksel özellikleri veya şekil, hareket vs. gibi birincil nitelikleri olduğunu dile getirir. Bu durumda duyulara konu olan ses, renk, tat vs. gibi özelliklerin doğruluğundan emin olmak mümkün değildir. Çünkü bu nitelikler insan için açık ve seçik olan bir bilgi sağlamaz. Dış dünyaya ilişkin bilimsel bilgi, hareket, yer kaplama, hareket vb. nitelikleri ele alan matematiksel fizik üzerinden edinilebilir.62
Uygulamalar
  1. Descartes’ın doğuştan ide anlayışını irdeleyiniz.
  2. Descartes’ın bilgi anlayışının temel kavramlarını felsefedeki yeri açısından değerlendiriniz.
  3. Descartes’ın getirdiği kartezyen anlayışın felsefe tarihindeki konumunu tartışınız.
Uygulama Soruları
  1. Descartes’ın birincil ve ikincil nitelik ayırımını açıklayınız.
  2. Yeni Çağ felsefesinde Descartesçı mekanizmin konumunu açıklayınız.
  3. Descartes’ın bilgi anlayışında doğuştan idelerin konumunu açıklayınız.
  4. Descartes’ın getirdiği kartezyen anlayışın fiziksel maddi dünyaya yaklaşımını nedir?

Bölüm Özeti

Bu bölümde, daha önceki bölümlerde işlenen ide kavramının Descartes felsefesindeki yeri ve anlamı ele alınmıştır. Descartes varlıkta iki temel töz olarak madde ve ruhu görür. Ruhun temel özelliği düşünmek iken madddeninki ise yer kaplamakdır. Doğanın yapısı ve işleyişi mekanist bir biçimde gerçekleşir. Bu doğa, nicel bir dille ifade edilebilmektedir. Bilgi anlayışında ise, matematik bilgi modeline göre kurulmuş bir açık ve seçiklik ölçüt olarak alınmıştır.

FELSEFEYE GİRİŞ 6

6. BİLGİ KURAMI: ARİSTOTELES

Giriş

İdea kavramı Aristoteles felsefesi açısından ele alınırken, bu konuda Platon’dan ayrıldığı yanlar da incelenmektedir. Platon’un bilgi ve varlık felsefesinde kilit rol oynayan idealar, Aristoteles için başka bir âlemde değil tam aksine tikel nesnede bulunmaktadır. Tek tek nesnelerin zamanda ve mekânda olmalarına karşın bilginin kesinliğinden de şüpheye düşmemektedir. Aristoteles, nesnelerin ortak özelliklerinden bahsetmekte ve bunlar sayesinde tümevarım yoluyla kesin bilgiye ulaşılabileceğini savunmaktadır.
Aristoteles ve Platon kesin bilgi arayışlarının yanı sıra, ahlakta da bu değişmezliği arama kaygılarında ortak fikirdedirler. Sadece yöntemleri ve bakış açıları farklıdır. Aristoteles, varlığı anlamaya çalışırken varlığın kategorilerini yani cevher ve dokuz ilineği sayarak, bunlar sayesinde bilgimizin oluştuğunu düşünmektedir. Aslında varlığı bu kategorilerle anlayıp bilgisine ulaşmaktayız.   

6.1. Aristoteles: İdea Kavramı

Platon için idealar, fizik dünyada yer alan şeylerin kendilerinden pay aldıkları varlıklardır. Aristoteles’e göre ise bunlar, ayrı bir dünyada değillerdir; fizik dünyanın içinde yer alırlar.44 Aristoteles için her nesnenin formu, o nesnenin içindedir. Örneğin at kavramını, duyumsamamıza konu olan tikel attan ayrı bir yerde değildir. Benzer biçimde, her tür duyumsanabilir şeyden bağımsız bir beyaz ideasını da düşünmek mümkün değildir. 
“Aristoteles şimdi bu şekilde konuşmanın yalnızca hiçbir açıklama gücü olmayan, yararsız değil fakat aynı zamanda boş ve anlamsız bir konuşma olduğunu söyler. Beyaz deneyimimizde beyaz bir cismin rengi olduğu için, hiçbir şeye bağlanmamış saf beyazlığa atıfta bulunamayız. Aristoteles’in bu noktada Platon’la yolları ayrılır. Onların bizim konuşmamızla hiçbir ilgisi yoktur, der.”45
Aristoteles’in gerçek olarak belirlediği, duyumsamamıza konu olan dünyanın bilgisine, ancak oluşturucu unsurlarının ve bu unsurlar arasındaki ilişkilerin; bu unsurların nasıl iş gördüklerinin açıklanması yoluyla ulaşılabilir. Bütün fizik nesneler, değişmektedirler. Ne var ki felsefi bilgi söz konusu olduğunda bu nesneleri, değişiyor olmaları gerekçesiyle, bütünüyle bilme etkinliğinin dışında bırakmak mümkün değildir. Ancak Aristoteles’e göre, tikellerin bilgisi ya da tikeller arasındaki ilişkinin bilgisi yoktur. Ona göre, duyulara konu olan nesnelerin değişiminden hareketle, neyin değişmeden kaldığını ortaya çıkarmak mümkündür. Bu nedenle de esas olarak bu değişim nesnesine bakmak gerekir.
Bu değişime bakıldığında, her türden nesnenin değişimi söz konusu olduğunda geçerli sayılabilecek dört nedenin varlığı ortaya çıkar. Bu dört neden değişen şey ile ilgili olarak sorulabilecek sorulara verilen cevaplara karşılık gelir. Bu sorular şu şekilde biçimlenir: Değişen nedir? (maddi neden) Değişen nesne ne olmaya doğru değişir? (formal neden) Ondaki bu değişime yol açan nedir? (fail neden) O niçin değişir veya değiştirilir? (ereksel neden)
Aristoteles’e göre her nesneye ait, ondaki değişimi mümkün kılacak bir potansiyel vardır. Değişme de bu durumda, nesnede varolan potansiyelin aktüel hale geçmesi anlamına gelecektir. Madde belli bir forma sahipken, değişim ile bir başka forma sahip olur. Örneğin bir meşe palamudu, meşe ağacı haline geldiğinde bir değişme söz konusu olurken, form kalıcı ve sürekli olacaktır. 
 “Ne madde ne de form varlığa gelmemişlerdir. Bunlarla yakın maddeyi ve yakın formu kastediyorum. Çünkü değişen her şey, bir şey tarafından bir şey olmaya doğru değişen bir şeydir. Değişmenin kendisi tarafından meydana getirildiği şey, yakın hareket ettiricidir. Değişen şey, maddedir. Maddenin, kendisi olmaya doğru değiştiği şey, formdur.”46
 
 
Her yerde rastlanabilecek bu tür değişmede herhangi bir dışsal müdahale zorunlu değildir. 
Nesneler kendiliğinden doğal olarak değişir ve yeni bir forma sahip olur. Değişmekte olan şey, işaret edilebildiği ölçüde gözlemlenebilirdir. 
“Oluşun hedefine madde formunu kazandığında ulaşılmış olunduğundan, bir şeyin formu onun gerçekliğidir ve genelde form gerçeklik ya da gerçek olandır. Öte yandan bu niteliğiyle madde daha sonra olacağı fakat bunu olma gücüne sahip olması gereken henüz olmayan olması hasebiyle kuvve hâlindelik ya da kuvve halinde olandır. Şayet maddeyi formsuz düşünürsek, belirsiz olduğundan sınırlanmamış her türlü cevherin müşterek dayanağı denilen ilk maddeyi elde ederiz ki, salt kuvve halinde kaldıkça kendi başına asla var olmaz ve hiçbir zaman var olmamıştır.”47 
Nitelikler ancak kendilerine yüklendikleri şeyler ile birlikte var olabilirler. Diğer bir deyiş ile genel olan tözsel bir niteliğe sahip değildir. Böylece cevher(ousia)olarak kabul edilebilecek şeyler, tikellerdir.48 
Doğal nesneler kendilerine ait potansiyel dâhilinde, kendi türüne özgü olan formu kazanma eğilimindedir. Doğadaki değişimler, her bir nesnenin kendi türüne ait olana, potansiyel olandan aktüel olana geçişleri olarak düşünülebilir.
Değişme potansiyel olan var olduğu ve başka bir forma dönüşme olasılığı olduğu sürece devam eder. Başka bir forma dönüşmenin mümkün olmadığı anda değişme de sona erer. Şu halde, nesnelerin amacının bir değişmezlik ve hareketsizlik haline ulaşmak olduğu düşünülebilir. 
“Her türlü değişim bir değişmez olanı, her oluş oluş halinde olmayan bir şeyi ön gerektirir. Daha kesin söylemek gerekirse, doğası iki yanlıdır: bir şey olan ve üzerinde değişim meydana geldiği dayanak ve dayanağa iletimi bu değişimin temelini teşkil eden nitelikler.”49
Aristoteles Metafizik VII. Kitap’ta ide ile töz arasındaki ilişki üzerinde durur. 
“Eğer idealar varsa ve eğer kendinde Hayvan, kendinde İnsan ve kendinde At da mevcutsa, ya ‘hayvan’ sayısal olarak tek ve aynı şeydir veya o her türden farklı bir şeydir. (...) Ayrıca [ Platoncularla birlikte] insan türünü meydana getiren bütün öğelerin İdeaları olduğu kabul edilirse, İdealar bir şeye, töz başka bir şeye ait olmayacaktır; çünkü [sistemin içinde] bu ayrılma imkânsızdır. Dolayısıyla türlerin her birinde bulunan hayvan, kendinde Hayvan olacaktır.”50
Herhangi bir renk soyutlanmış olarak, yani başka niteliklerden ayrı olarak düşünülebilir. Bu durum o rengin kendi başına mutlak bir varlığa sahip olduğu yanılgısının ortaya çıkmasına yol açar.51 İdeler, fizik dünyadan sadece düşüncede ayrılabilirler; olguda ayrılamazlar.
Aristoteles için, tümel kavramların anlamı onların cevherlerin tikel niteliklerine karşılık gelmelerinde yatmaktadır. Böylelikle ideler, tikel şeylere ait ortak nitelikler anlamına gelirler. Onlar nesnelerden bağımsız bir biçimde varlıklarını sürdüren kavramlar değildirler.52
Aristoteles’e göre, bireyin ve dolayısıyla da idenin tanımlanması mümkün değildir. Tanımın imkânının incelenmesinde Aristoteles bundan şu şekilde bahseder: 
“Bireysel duyusal tözlerin ne tanımı, ne de kanıtlaması vardır. Çünkü bu tözlerin, maddesi vardır; maddenin doğası ise olmak veya olmamak imkânıdır ve bundan dolayı duyusal tözler içinde bireysel olanların tümü, yok oluşa tabidir. O halde eğer kanıtlamanın konusu zorunlu olan ise ve eğer tanım sadece bilime aitse; öte yandan nasıl ki bazen bilgi, bazen bilgisizlik olan bir bilim olmadığı gibi (çünkü bu eğretilik, oturmamışlık durumu, sadece sanının özelliğidir), aynı şekilde olduğundan başka türlü olabilen şeyin kanıtlaması ve tanımı olması da mümkün değilse (çünkü olumsal olanı ele alan, sadece sanıdır), bireysel duyusal tözlerin ne tanımları, ne de kanıtlamaları olamayacağı açıktır. (...) herhangi bir ideayı tanımlamak da imkansızdır; çünkü idea varlığını savunanların söyledikleri gibi, bireyler sınıfına girer ve bağımsız bir varlığa sahiptir.”53
Aristoteles’in, Platon için yalnızca gölgelerden ibaret olan görünüşlerin dünyasını soruşturmasının esas konusu olarak almıştır. Bu soruşturma dünyanın insanı nasıl etkilediği sorusuna doğru genişler. Bu yalnızca duyumsamamızın konusu olan nesnelere ait fikirlerimizi değil, fakat aynı zamanda inanç ve değerlerimizi de kapsayan bir soruşturmadır. Aristoteles böylelikle, bir yandan duyu deneyimine, bir yandan da insana ilişkin inanç ve değerlere belli bir felsefi güvenilirlik yüklemektedir.
Uygulamalar
  1. Aristoteles’in idea anlayılının Platon’un idea anlayışından temel farklılıkları nelerdir? Aristoteles’e göre potansiyel ile aktüel arasındaki farkı açıklayınız?
  2. Aristoteles’in bilgi kuramının ana unsurlarından birisi olan dört nedeni açıklayınız.
Uygulama Soruları
  1. Aristoteles’e göre fiziksel maddi dünyada bulunan tikel şeylerle ideaların ilişkisi nedir?
  2. Aristeteles’in doğanın yapısı ve işleyişini açıklamakta kullandığı aktüellik ve potansiyellik kavramlarını açıklayınız?
  3. Aristoteles’e göre dört neden ile bir tikel nesneyi bilmemia arasındaki ilişki nedir?

Bölüm Özeti

Bu bölümde, Platon’un ideea anlayışı göz önünde tutularak Aristoteles’in idealar konusundaki görüşleri incelenmiştir. Bu amaçla, onun bilgideki anlayışı analiz edilerek Platon’dan farklı yanları ele alınmıştır. Aristoteles idea’yı başka bir varlık aleminde değil bu dünyada nesnenin içinde olarak düşünmektedir. Bu yüzden başka bir varlık aleminde nesnenin ilk örneğini aramaya yönelmez. Değişme ve oluş halindeki bir fiziksel maddi dünyanın gerçekliğini kabul eden Aristoteles, bu dünyayı anlamak için dört neden belirlemiştir: Değişen nedir? (maddi neden) Değişen nesne ne olmaya doğru değişir? (formal neden) Ondaki bu değişime yol açan nedir? (fail neden) O niçin değişmekte veya değiştirilmektedir? (ereksel neden)

FELSEFEYE GİRİŞ 5

5. BİLGİ KURAMI: PLATON

Giriş

İdeanın felsefe tarihinde taşıdığı önemin belirgin örneği Platon’un felsefesidir. Platon felsefesi açısından İdea kavramı ele alınırken, onun idea kavramına yüklediği anlamlar da ortaya çıkar. İdea, Platon felsefesinde, felsefe problemlerinin çözülmesinde merkezi bir yer tutmaktadır. Özellikle fiziksel maddi dünyayı anlamaya çalışırken Platon ünlü mağara örneği ile duyulur dünyanın geçiciliğini ve değişkenliğini vurgularken, asıl olanın akılla kavranan dünya olduğunu ileri sürmektedir. Ona göre gerçek olan, sürekli, değişmez ve kalıcı olmalıdır. Bu beklentiyi yerine getirenler ise, idealar ve idealardan oluşan dünyadır. Demek ki insan bir taraftan duyulur olan fiziksel maddi dünyaya, öteki taraftan da idealar dünyasına bağlıdır, ancak asıl olan idealar dünyasıdır.
İdealar dünyasında, duyulur dünyada bulunan her şeyin ilk örnekleri bulunmaktadır. Gölgeler dünyası olarak de değerlendirilen duyulur dünya ise geçicidir ve buradaki her nesne idealardan pay almıştır. Platon için idea kilit kavram rolü görmektedir ve varlık felsefesinin temeli olan bu idealar görüşü filozofun ahlak, siyaset anlayışının da temelini oluşturmaktadır. 

5.1. Platon: İdea Kavramı

Batı felsefe tarihinde idea kavramının analizinin Platon ve Aristoteles’ten başlatılması geleneği vardır. Özellikle Platon söz konusu olduğunda İdea kavramı, söz gelimi Locke’ta kazandığı her türden zihinsel içeriği olma anlamından çok, bilgiye kaynaklık eden ana yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer yandan antik çağ filozoflarının bütün bir batı felsefesinin atası konumunda olduğu göz önünde bulundurulursa, Yeni Çağ düşünürlerinin taşıdığı düşünsel mirasın Platon ve Aristoteles’e geri götürülebileceğini söylemenin çok da yanlış olmaz. Nitekim ide kavramı söz konusu olduğunda antikçağ ve yeniçağda kazandığı anlamlar arasındaki farklılıkların, birbirinden bütünüyle farklı iki şeyin aynı isimle adlandırılmış olması durumundan çok, bu kavramın tarih içerisinde geçirdiği değişim ve dönüşüm olarak yorumlanması uygun olacaktır.
Platon felsefesinin temel direklerinden biri duyusal deneyimimize konu olan dünya ile saf akılla kavradığımız dünya arasındaki ayrımdır. Bu ayrım uyarınca deneyimimize konu olan dünya değişme ve oluşa tabi olan yanılsamaların dünyasıdır. Çünkü duyularımız ile algıladığımız her şey, sürekli olarak değişen, dönüşen bir yapıdadır. Bu bakımdan, duyusal olanların sürekliliğinden ya da sabitliğinden bahsedemeyiz.
Duyumsamakta olduğumuz dünya, görünüşlerin yanıltıcı dünyasıdır. Bu dünyadan edinebileceğimiz veriler, gerçek olanın ne olduğuna ilişkin bir takım ipuçlarından öteye geçemez. Oysa Platon’a göre gerçek sürekli, kalıcı ve değişmez olmalıdır. Böyle bir kalıcılık ve değişmezliğin olduğu dünya, fizik dünyanın ötesinde yer alan, ancak bu fizik dünya ile arasında metheksis yüzünden bir bağ bulunan – ancak mekân ve zaman ile bir ilişkisi bulunmayan – bir başka dünyadır. Platon, bu dünyayı ideai (İdealar) dünyası olarak isimlendirir.23
Platon’a göre gerçek, tek bir şey değil, pek çok şeyden meydana gelir, bunlar da İdeaların kendileridir. Değişmez ve kalıcı olan da madde değil, formdur. Duyulara konu olan fizik dünyada, her şey her an bir değişme ve oluş içindedir. Eğer bir şey sürekli bir değişme içinde ise o şeyin herhangi bir anda tam da olduğu şey olduğunu nasıl söyleyebiliyoruz? Duyumsanan şeyler süreksizdirler, değişim içindedirler. Fakat bu duyumsanan şeylerin saf akılla kavranabilen İdeaları sürekli ve durağandırlar. Onlar hiçbir değişime tabi değildirler. Duyusal deneyimimize konu olan dünyaya sürekli bir değişim hâkimken, akıl edilir İdealar dünyasında bunun tam tersi bir durum söz konusudur: İdealar dünyasında her şey, her an, her ne ise odur. 
“… bizim formlar dünyasını bilmemizi mümkün kılan şey, tam da o dünyanın Parmenidesçi bir dünya olması – yani öncesiz- sonrasız ve değişmez bir şekilde kendisi olması – olgusudur.”24
Platon, değişme ve oluş konusunu açıklamak için çeşitli örnekler vermiştir. Bunlardan biri at örneğidir. Deneyimimizin konusu olan tekil atlar sürekli bir değişim halindeyken, atın kendisi yani İdeası değişmezdir. Tekil atların her biri birbirinden farklıyken; at’ın anlamı sürekli olarak aynı kalır. Tek tek atların hepsi ortadan kalsa bile, at kavramı varlığını dürdürecektir. Bu durumda esas gerçekliğe sahip olanın İdealar olduğu açıktır. Eğer duyu deneyi aracılığıyla şeylerin gerçekliğine ait bir fikir elde edilebiliyorsa, bunun temelinde işte bu gerçek nesnelerin varlığı yatmaktadır. Duyusanabilir şeylerin dünyasına ait olmayan İdealar zaman ve mekân bağlamında bilinmezler; bunlar, düşünmenin nesneleridirler.
 “Düşünmekte olduğumuz her zaman, hakkında düşünmekte olduğumuz şeyler formlardır.”25
“Platon, (serap görmekten, hayal etmekten ya da algılamaktan farklı olarak) düşünmekte olduğumuz her zaman, hakkında düşünmekte olduğumuz şeyin betimlenen anlamda bir form olduğuna inanıyordu.”26
Tek tek nesneler ile ilgili olarak bu düşüncelere sahip olan Platon, doğruluk, adalet, güzellik gibi şeylerin de, şu an içinde bulunduğumuz empirik dünyadan önce de var olmaları gerektiğini düşünür. Bu kavramlar, örneğin adil, eylemlerden ya da güzel olan kişilerden daha önce ve onların varlığından bağımsız olarak vardır. Kendinde güzel olanın, güzel kavramının ne olduğunun soruşturulması tek tek güzel olan insanların ya da şeylerin düşünülmesi değildir. Aynı şeyin iyi kavramı için de söylenmesi mümkündür. İyi kavramı bir bilgi objesi olarak düşünüldüğünde, tek tek bireylerin iyi olması hakkında değil de değişmez olan, kendinde iyi olan düşünülmektedir. Bu, sadece iyi ve güzel kavramları için değil, bilgimizin konusu olan her kavram için geçerlidir. 
“Bu, iyi için olduğu kadar, bir bilgi objesi olması gereken her şey için doğrudur.”27
Platon’a göre bilgini mümkün olabilmesi için, kalıcı, sürekli, değişmez, duyu algısının dünyasından ayrı bir başka dünyanın; düşünülür dünyanın varlığı, zorunludur.28 Duyuların aksine, düşünme tek tek şeyler üzerinde değil, bu tek tek şeylerin her birinde ortak olan, genel olan üzerine yoğunlaşır. Esas ve sürekliliği olan şeyler bireysel olanlar değil, aynı türden şeylerin ortak olarak sahip olduklarıdır. 
“Aristoteles’ten bu yana kavram olarak adlandırdığımız bu müşterek niteliğe Platon idea adını verir.”29
“Mümkün olan her şeyin ideası vardır. Sadece şeylerin değil, fakat niteliklerin ilişkilerin ve etkinliklerin de; sadece doğal şeylerin değil, fakat sanat eserlerinin de; sadece değerli şeylerin değil, kötü ve değersiz şeylerin de.”30
Duyumsanabilir şeylerin dünyası, İdeaları herhangi bir şekilde etkileyemez, onları değiştiremez. Bu durumda onlar kendilerine ait ayrı bir dünyada var olmalıdırlar. İdealar, bizim duyu deneyi yoluyla değil, fakat düşünce ve kavrayış yoluyla bildiğimiz kendi dünyalarında var olurlar. Gerçekten anladığımız zaman yapmakta olduğumuz şey bir form ya da ideayı kavramaktır. İdealar ezeli, ebedi, değişmez bir dünyada yer alırlar. Bu dünya ancak düşünce ile kavranabilecek bir dünyadır. Ruh bu İdeaları bir bedende dünyaya gelmeden önce görmüş ve bilgilerine sahip olmuştur. Dolayısıyla her türden bilgi ruhun önceden görmüş olduğu İdeaları hatırlamasından kaynaklanmaktadır.
Duyulanabilir dünyada yer alan her şey, İdealar dünyasının çok belirgin olmayan, gölgeli suretlerinden ibarettir.31 
“Kavramla doğru kanı birbirinden farklı iki şey ise, o halde formların mutlak bir varlığı vardır, onlar duyularımızla algılayamadığımız, ancak zihnimizle düşünebileceğimiz şekillerdir(...) Şimdi kökence ayrı ve doğaca benzemez olduklarından bunların iki farklı şey olduğunu olumlamak zorundayız: Çünkü birincisi, yani kavram bize öğretimle, öteki, yani kanı ise ikna ile meydana gelir; birincisi kendisinin hakiki bir açıklamasını daima verebilir, öteki hiçbir açıklama veremez; birincisi ikna ile sarsılmaz, oysaki öteki iknaya yenik düşer; kabul etmek zorundayız ki, doğru kanı tüm insanlarca paylaşılır, ama kavram yalnızca tanrılara ve pek az insana nasip olan bir şeydir.”32 
Platon’un idealarla ilgili görüşlerini ele aldığı diyaloglarından birisi Devlet’tir. Devlet’te, gerçekliğin iki yönünü dile getirir. Bunlar duyuların, şeylerin dünyası ve akılsal olanın, İdeaların dünyası olarak isimlendirilir. Platon bu iki dünyayı bir çizgi ile birbirlerinden ayrılmış olarak tasvir eder. Çizginin iki yanında kalan bu dünyalar da kendi aralarında iki bölüme ayrılmışlardır. Her bir dünya için iki bilgi seviyesinden bahsedilir. Bunlar doxa ve episteme’dir.
“Şimdi iki ayrı uzunlukta, ortasından kesilmiş bir çizgi düşün. Bu iki parçadan biri görülen dünya, öteki de kavranan dünya olsun. Parçalardan her irini aynı orantıyla yeniden ikiye böl. Nesnelerin aydınlık ve karanlık derecelerine göre görülen dünyada bir parça elde edeceksin: Yansılar parçası. Yansı dediğim şey, önce gölgeler, sonra suda, ya da parlak yüzeylerde görülen şekiller ve onlara benzer bütün daha başka görüntülerdir, anlıyor musun?

Evet, anlıyorum.

Şimdi bir tarafına yansı dediğim çizginin öbür yarısını al. Orada canlı varlıklar, bitkiler ve insanın yaptığı bütün nesneler bulunsun.

Peki.

Şuna da bir diyeceğin var mı? Görünen dünya sahte ve gerçek diye ikiye ayrılır. Bir şeyin yansısı, kopyası ondan ne kadar ayrıysa, sanıyla bilgi de birbirinden o kadar ayrıdır, değil mi?

Evet.

Şimdi kavranan dünyanın çizgisini nasıl keseceğiz, onu düşün.

Nasıl?

Şöyle: Böldüğümüz çizginin ilk parçasında ruh, deminki parçaya asıllarını koyduğumuz nesneleri birer yansı olarak ele aldığı için, araştırmalarına varsayımlardan gitmek zorunda kalır; ilkeye değil, sonuca götüren bir yola girer. İkinci parçada ruh, yansılara başvur madan varsayımdan ilkeye gider; araştırmalarını yalnız kavramlarla yapar.”33
Daha sonra çizginin ikinci bölümünde yer alan kavramlar ele alınır.
“Şimdi kavramlar çizgisinin ikinci bölümüne gidelim. Burada aklın kendiliğinden dialektika gücüyle kavradığı şeyler vardır. Burada akıl, varsayımları birer ilke diye değil, sadece varsayım olarak, birer basamak, dayanak olarak alır. Bütün varsayımların üstündeki bütünün ilkesine yükselir. Bir ilkeye yükselince, ondan çıkan bütün sonuçlara dayanarak varacağı son yere varır. Bu arada görülen, duyulan hiçbir şeye başvurmaz. Kavramdan kavrama geçerek, sonunda gene bir kavrama varır.”34
Buradan hareketle her bir bölüme daha önce dile getirilen düşünüş biçimlerinden hangilerinin uygun düşeceği belirlenir.
“Şimdi bizim çizgi üzerinde yaptığımız dört bölüme, dört türlü düşünüş yolunu uygula. En yüksek bölüme ‘kavrayış’ diyelim, ikincisine ‘çıkarış’, üçüncüsüne ‘inanç’, dördüncüsüne de ‘sanı’. Sonra bunları aydınlık derecesine göre sıralayalım. Bunu yaparken de, bir şeyin gerçeğe ne kadar yakın olursa o kadar aydınlık olacağını unutmayalım.
Anlıyorum, dedi, koyduğun sırayı da uygun buluyorum.”35
Şeyler İdealardan pay alırlar (metheksein) ya da onlara katılırlar. Dünyanın gerçek ve kalıcı olarak kabul edilen yönleri de İdealardan pay alma durumuna bağlanır. Ancak, İdealar ile şeyler arasındaki bu pay almaya dayanan ilişki ne türden bir ilişkidir? Pay alma denildiğinde şeylerin İdealardan kendilerine ait olan dilimi almaları gibi bir durum akla gelmemelidir. Çünkü böyle bir paylaşma söz konusu olsaydı, tek tek her bir var olan ayrı bir İdeadan pay almak durumunda kalırdı, bu da sonsuz sayıda İdeanın varlığını gerektirmiş olurdu. Oysa buradaki durum, güneş ile güneşin ışığı sayesinde görünür olan nesneler arasındaki ilişki gibidir. Şeyler sahip oldukları gerçeklik derecesini idealardan alırlar. Şeyler idealardan pay alıp onlara katılırken; İdealar bundan hiç bir şekilde etkilenmez ve şeylerden ayrı var olmaya devam ederler.
Her bir İdea tekdir, ondan pay alan şeylerin sayısı ise belirsizdir. Bir İdeanın başlangıcı ve sonu yoktur; bundan dolayı sabit ve değişmezdir. Duyulanan şeyler ise geçicidir, çünkü sürekli olarak bir değişim içindedirler. Duyulanabilir nesneler ile İdeaların varoluşça birbirlerinden bu denli farklı olup, yine de birbiriyle bir ilişki içinde olması Platon yorumcuları için oldukça önemli bir zorluktur.36
Platon’a göre, insan her iki dünyanın üyesidir. İnsan, içinde yeraldığı bedeniyle fizik dünyaya aittir; cisimsel olmayan aklıyla da İdealar dünyasının bilgisine ulaşabilmeye yatkındır. Duyular aracılığıyla yalnızca fizik nesnelere ulaşılabilirken; akıl nesnesi İdea olan bilgiye elde edebilir. Bu da episteme’dir. Platon için bilim o halde, hakikate ilişkin bilgiyi içermelidir. Her bilimin nesnesi İdea olmak durumundadır. Öncesiz sonrasız ve değişmez İdealar dışında herhangi bir nesne mutlak bilime konu olamaz; İdealar dışında herhangi bir şey bilimsel bilginin nesnesi olma niteliğine sahip olamaz.37
Duyular aracılığıyla edinilen empirik bir bilim yararlı olabilir. Ancak bu bir bilgi değildir; sadece gerçek nesnelerin gölgelerine ait olmak durumundadır.
 “Başka deyişle, böyle bir bilimin nesneleri hakikatten iki kere uzaktır, tıpkı mağaradaki gölgeleri doğuran ateşin, yeri geldiğinde gerçek dünyanın gerçek nesnelerini aydınlatan daha büyük güneşin yalnızca taklidi olması gibi.”38
İdealar, ezeli- ebedi ve koşulsuzca bir varoluşu olan, durağan ve anlaşılabilir varlıklardır. Aralarındaki bu ortak özellikleri açıklamak, her birinin kaynağı olduğu düşünülen İyi İdeası ile mümkündür. 
“Tabana ne kadar yakınsak, bilgimiz de o kadar koşulludur. Yukarıya doğru ne kadar yükselirsek, kendimizi koşullardan o kadar kurtarırız, ta ki sonunda başka her şeyin kendisine bağımlı olduğu ve kendisi başka hiçbir şeye bağımlı olmayan tek bir noktaya varıncaya dek – Platon’un görüşü bu olmuş gibi görünür(...) Bütünüyle kendinde bilinebilir olan bu en yüksek şey, başka birşeyin bilgisine ulaşmamız sayesinde daha anlamlı kılınamazdı. Koşulsuz olduğu için, onun hakkında bilinecek olan her şeyi bilirdik; onun hakkındaki bilgimi, nihayi, değişmez, eksiksiz, tam olurdu. Bilgi piramidinin bu en yüksek noktasını Platon “İyi Formu” diye adlandırdı.” 39 
Platon, ideaların, kendisi bilindiğinde başka herhangi bir şeyi kavranılır kıldıkları için, “daha yüksek” olduğunu düşünür. İdealar aracılığıyla kavranılan şey ise bu durumda “daha aşağı”dadır. Bu durumda fizik nesneler daha aşağıda olmak durumundadır. Böylelikle İdealar, soyut ve genel olmaları nedeniyle, tikel nesneleri anlaşılır kılmakla “daha yüksek”tirler.40 
“Bilim ve gerçek ne kadar güzel olurlarsa olsunlar, şuna inan ki, iyi ideası onlardan ayrı, onların çok üstündedir. Görünen dünyada ışığın ve gözün güneşle yakınlığı olduğunu düşünmek doğru, ama onları güneş saymak yanlış olduğu gibi, kavranan dünyada da bilim ve gerçeği yakın saymak doğru, ama onları iyinin ta kendisi saymak yanlıştır. İyinin yeri elbette ikisinin de üstünde, çok yükseklerdedir.” 41
Platon bu zor anlaşılır kavramı açıklarken, onu bir benzetme yoluyla anlatmaya çalışmıştır:
 “(...) iyinin doğurduğunu söylediğim varlık güneştir. İyi, onu kendine eş olarak yaratmıştır. Görünen dünyada, göz ve görünen nesneler için güneş neyse, kavranan dünyada da iyi, düşünce ve düşünülen şeyler için odur.

(...) ruh için de şöyle düşün: Ruh, bakışlarını gerçeğin ve varlığın aydınlattığı bir nesneye çevirdiği zaman onu kavrar, bilir ve tam bir anlayışa varır. Ama, karanlıkla karışık doğan ve ölen geçici şeylere çevrildi mi, yarım yamalak, bulanık görür onları.

(...) işte nesnelere gerçekliğini, kafaya da bilen gücünü veren iyi ideasıdır. Bilinen şeyler için de öyledir. Bilinme özelliğini iyiden alırlar.”42 
Platon İyi İdeası’nı, her şeyi aydınlatan bir güneşe benzetir. Burada Platon için üç nokta önemlidir: Öncelikle güneşin fizik nesneleri görünür kılması gibi, İyi İdeası da insan bilgisi için bir aydınlatıcı durumundadır. İyi İdeası, aynı güneş gibi bütün diğer İdeaları anlamlı kılar. İkinci olarak, nasıl ki güneş canlıları besliyorsa, Bilgi söz konusu olduğunda, İyi İdeası benzer bir güce sahiptir. Burada, insanın gözleri ile güneş arasında bir benzerlik kurulmuştur. Aynı şekilde İyi İdeası ile akıl arasında da bir benzerlik kurulmuştur. Böylelikle İyi İdeası bizim için anlam kazanır. 43
Platon her ne kadar bilgideki önceliği idealara vermiş olsa da, fizik nesneleri bütünüyle dışarıda bırakmaz. Bu nesneler, örneğin bir at İdeasını düşünürken kullanılan yardımcılardır. Bu durum bir matematikçinin üçgen hakkında düşünürken çizili bir üçgeni kullanmasına benzetilebilir. Bu yolla Platon bilim ile ilgilenen bir kişinin algıyı kullanabilmesinin önünü açar. Ancak bu şekilde bilgisine ulaşılan nesneler, algıladığı nesneler değildir. Başka bir deyişle, fizik nesneleri bütünüyle göz ardı etmek söz konusu değildir, ancak gerçek olanın bilgisine bu yolla ulaşılamaz.
Platon, bilgisine akıl aracılığıyla ulaştığımız bir dünyanın ancak gerçek olabileceğini, duyu tecrübemize konu olan dünyanın ise yanılsamaların dünyası olduğunu öne sürmüştü. Aristoteles, fizik dünyadan ayrı böyle bir dünyayı kabul etmez. Ona göre gerçek dünya, duyu tecrübemize konu olan dünyadır.
Uygulamalar
  1. Platon’un idea anlayışını değerlendiriniz.
  2. Platon’un mağara örneğini varlık ve bilgi felsefesi açısından tartışınız.
  3. Platon’un bölünmüş çizgi örneğini varlık ve bilgi felsefesi açısından tartışınız.
Uygulama Soruları
  1. Platon’un idea anlayışı nedir?
  2. Platon’un mağara örneğini varlık felsefesi açısından taşıdığı önemi açıklayınız.
  3. Platon’un bölünmüş çizgi örneğinin bilgi felsefesindeki yeri nedir?

Bölüm Özeti

Bu bölümde, idea kavramı Platon felsefesinde karşımıza çıkan şekliyle ele alınmıştır. Platon felsefesinde herşeyin asıl, değişmez ve zamana bağlı olmayan olarak karşımıza çıkan “idea” kavramı bilginin de temelini oluşturduğu gibi varlığın, ahlakın ve güzel olanın da temelini oluşturmaktadır. 








FELSEFEYE GİRİŞ 4

4. BİLGİ KURAMI: TEMEL PROBLEMLER

Giriş

Bilgi, bilginin doğası, doğru bilginin koşulları konuları ve bilginin sınırlarına ilişkin problemler, Ksenophanes’in görüşleri merkeze alınarak incelenecektir. Bu bağlamda bilginin nasıl oluştuğu, bunda duyuların ve aklın payı, bilgi türleri de tartışma konusu yapılacaktır.

4.1. Bilgi Kuramının Temel Problemleri

Felsefe tarihi boyunca, nerede bilginin kesin doğruluğundan ve kesinliğin ölçütlerinden (kriterion) söz edilecek olsa, orada kesin bilgilerden ve ölçütlerden şüphe etmek; güvenilirliklerini soruşturmak alışılmış bir tutum olmuştur. Bilgilerimizin kesinliği ve güvenilirliğinden şüphe eden ve geçerliliklerini araştıranlar; ya ölçütlerin bütünüyle geçersiz olduğunu ve kesin doğrulukta bilgiler bulunmadığını ya da ortaya konan ölçütlerin yetersiz olduklarını, bilgi olma koşulunu yerine getirmek için başka ölçütlerin bulunması ve aranması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Birinci anlayış her türlü bilgi olanağını inkar eden aşırı şüpheciliktir. İkinci tutum ise bilginin olanağını bütünüyle yadsımaz, sadece belirli alanlarda kesin bilgilere ulaşamayacağımızı ileri sürer. İkinci türden şüpheciliğin en belirgin yam her türlü dogmatizmi, her türlü sınırsız bilgi edinme tutumunu soruşturucu, araştırıcı ye bilgi-olma imkanlarını tesbit edici oluşudur. Zaten, şüpheciliğin Batı dillerindeki teknik karşılığı "skeptizm" köken olarak eski Yunancada "araştırıyorum, arıyorum" anlamlarını taşıyan "skeptomai" teriminden türetilmiştir.
Şüphe eden kişi bildiklerinin doğruluğunu soruşturan, bilginin güvenilirliğini araştıran (skeptos) kişidir. Felsefenin Ionia topraklarındaki gün sökümüne, alaca karanlıkta hakikati ve varlığı keşfe çıkan ilk filozoflar sınırsız bir bilgi isteği ve tutkusuyla yoğrulmuşlardı. Onların gözünde düşüncenin kavrayamayacağı, anlayamayacağı hakikatler yoktu. Özellikle Miletos kenti filozofları insan bilgisinin olanakları ve sınırlarını araştırmaksızın doğayı ve evreni kesin olarak kavradıklarını düşünmüşlerdi. Onların ve kendi söylediklerinin kesin doğrulukta olup olmadığını araştıran; şüphe eden ve bilginin eleştirisini yapan ilk filozof Kolophon'lu Ksenophanes olmuştur. Onun bilgi anlayışını, özellikle 34. fragmanda ortaya koyduğu görüşlerinin MÖ dördüncü yüzyıl skeptikleri bilginin elde edilemeyeceği tarzında aşın bir şüphecilik olarak yorumlamışlardı (1). Biz bu noktada Ksenophanes'in şüpheci olduğunu baştan kabul etmekle birlikte, onun her türlü bilgi olanağını inkâr eden Pyrronik bir şüpheci mi, yoksa belirli alanlarda bilginin imkânsız olduğunu gösteren Locke'cu bir şüpheci mi olduğunu anlamak istiyoruz (2). Ancak, bu amacı gerçekleştirirken esas hareket noktamızı, onun bilgi anlayışı ile bilgi eleştirisini kavramak belirleyecektir. Kısaca söyleyecek olursak bu bölümün temel amacı: (a) Onun farklı türden bilgileri ayırt edip etmediğini, (b) insan bilgisinin özellikleri ile sınırlarını belirleyip belirlemediğini; (c) son olarak şüpheci tutumunun niteliğini anlamak olacaktır.
"İnsan nasıl bilir?" sorusunu çıkış noktası aldığımızda hem gelenek açısından hem de Ksenophanes açısından üç muhtemel cevapla karşılaşıyoruz: (a) Doğrudan tecrübe ederek; (b) Tanrının bildirdiklerinden; (c) Başkalarının naklettiklerinden. Başkalarının naklettikleri bilgileri de sonuçta doğrudan tanıma ile Tanrının bildirdiklerine indirgeyebileceğimize göre, insan bilgisinin kaynağını iki noktada toplayabiliriz: (1) Doğrudan tanıma ve (2) Vahiy yahut Tanrının bildirdikleri. Ksenophanes her iki kaynağı da bilgimizin temeline döşerken, gelenekten önemli bir kopuşu da gerçekleştirir.
Artık insan sadece Tanrının bildirmiş oldukları ile yetinen ve dünyası hakkında melankolik bir bilgisizlik içinde yaşayan insan değildir. Kendi çabası ve doğrudan tanıması aracılığıyla bilgisini ilerletebilir ve dünya hakkında belirli bir bilgiye sahip olabilir (21B18). Bilginin ilerlemesi konusu ile vahiy bilgisine daha sonra değineceğimizden, şimdi insan bilgisinde tecrübe ile doğrudan tanımanın önemini açığa çıkarmaya çalışalım.
Eski Yunanlıların gözünde daha çok şey gören, daha çok şey bilir. Bu noktada Solon ile Hekataeos'un daha çok görmek ve tecrübe etmek, dolayısıyla Theoria'ya, daha kuşatıcı bilgiye ulaşmak amacıyla seyahatlere çıktığım hatırlamakta yarar görüyoruz. Eski Yunan düşüncesi bilgi olayını açıklarken, bilgi nesnesinin doğrudan tanınmış ve görünmüş olmasını temel bir kabul olarak benimsemiştir.
Tanrı bilgisinde doğrudan tanımanın ve bütünü görmenin deneyi nasıl kaçınılmaz ise, aynı şekilde insan bilgisinde de doğrudan tanımanın ve bilgi objesini doğrudan görmenin önemi kaçınılmazdır. Ksenophanes'in nazarında deney (peria), nesnelerin doğrudan duyulara konu edilmesi bilginin temelidir. İnsan, nesneleri, dış dünyayı duyu deneyi aracılığıyla tanır. Bilginin konusunu duyu deneyine, özellikle görme duyusuna konu olan nesneler belirler. İnsan bilgisini görünenlerle doğrudan tecrübe edilen nesnelerle sınırlandırılmıştır. Ksenophanes için bir nesneyi doğrudan tanımak, duyu algısına sahip olmak ile bilgisine sahip olmak aynı şeydir. İnsan da nesneleri Tanrı gibi doğrudan tanıyarak bilir.
İnsan bilgisinde deneyin, duyu deneyinin rolü kaçınılmaz olduğuna göre, bu durumda Tanrının doğrudan tanıması ile insanın doğrudan tanıması arasındaki farkları açık kılmak durumundayız. Daha önce belirtmiş olduğumuz gibi (III. kesim), Tanrı başka bir kavrayış gücüne ve farklı bir yapıya sahip bulunduğundan, hem nesneleri farklı şekilde görüyor hem de gerçeğin kendisini bilgisine açık ve seçik olarak konu kılabiliyordu (21B23,24,25). Ancak insanın doğrudan tanıması ya da görmesi bedeniyle, algısının fizik kapasitesi ile sınırlanmış olduğundan gerçeğin kendisini açık ve seçik olarak kavrayamaz:
Yukarıdaki fragmanda geçen "iden" (görmek) ile "eidos" (doğrudan tanıma) terimlerini uygun şekilde çevirebildiğimiz ve metni diğer fragmanların yardımı ile anlayabildiğimiz kadarıyla, Tanrının doğrudan doğruya gördüğü bütün (oulos horai) yahut kesin hakikat (to saphes), insanın doğrudan tanıması ve görmesine kapalıdır. İnsan, duyu deneyinin aracılığıyla hakikatin kendisini bilemez. Tanrının doğrudan tanıması, bütünü yahut hakikati kavrayabilecek durumdayken, insanınki bu donanımdan yoksundur. Şu halde, madem insanın bilgisi büyük ölçüde doğrudan tanımanın ya da tecrübe etmenin bilgisi üzerinde temelleniyor, bu durumda doğrudan tanıma ya da tecrübe etmenin neyin tanınması olduğunu sormanın kaçınılmaz olduğunu sanıyoruz.
İnsan neyi biliyor? Doğrudan tanımanın, duyu deneyinin konularını oluşturan nesneler, gerçeğin kendisi değilse nedir? Ortada insana ait olduğu söylenebilecek bir bilgi olduğuna göre, bu bilginin karşılık geldiği bir tür "gerçeklik" de vardır. Bu noktada eski Yunan felsefesinde hangi düzeyde olursa olsun dış dünyanın varlığının tartışma konusu yapılmadığını belirtelim. Onların gözünde bilgilerimizin doğruluğundan; bilgi olup olmadıklarından şüphe edilebilir, ancak dünyanın varlığından asla şüphe edilemez.
İnsanın duyu deneyine konu olan nesneler ne türden bir varoluşa sahiptir? Felsefi düşüncenin, mümkün deneyin sınırlarını aşarak bütün gerçeği, Tanrı gibi açık ve seçik olarak kavramaya çalıştığı bu aşamada felsefi görüşlerini ortaya koyan Ksenophanes, insan bilgisinin görünüşle, duyu deneyinin bildirdikleri ile sınırlı olduğunu söylerken, belki de eski Yunan düşüncesini (Miletos okulunu) dogmatik uykusundan uyandırıyordu. Onun gözünde insan görünüşünün ötesinde yer alan şeyler hakkında kesin doğrulukta bilgi sahibi olamaz; ancak duyu deneyinde ortaya çıkan görünüşle yetinmek zorundadır: Bizim kanaatimizce Ksenophanes, görünüş ile gerçek arasındaki ayrımı felsefe gündemine dolaylı olarak sokmasına, duyumlarımızla kavrayamadığımız hakikatin ve gerçeğin bilgisini Tanrıya atfetmesine rağmen, görünüşlere bağlı olan duyu bilgisini kökten ve topyekûn güvensiz ve sallantılı olarak değerlendirmiştir. Kendisinden sonra gelen Parmenides, gerçeğin doğrudan tanınmasının bilgisini, yani Tanrı bilgisini kendisine bildiren vahiy bilgisiyle özdeş kılarken, Ksenophanes vahiy bilgisini kabul etmekle birlikte, daha mütevazı bir yol tutarak bilginin uzun araştırmalar ve çabalar sonucu elde edilebileceğini düşünmüştür.
Ksenophanes'e göre, hakkında açık olarak konuşulamayacak ve kesin doğrulukta bilgilere ulaşılamayacak konular, Tanrılar ve kendisinin söylediği şeylerle sınırlandırılmıştır. Tanrı hakkında dile getirilen bilgileri theolojinin kapsamı içinde düşünebiliriz. Onun söylediği şeyleri de kozmolojisini göz önünde tutarsak, spekülatif doğa felsefesi ya da spekülatif metafiziğin konuları içinde değerlendirebiliriz. Ksenophanes'in kavrayışında, theoloji ve spekülatif metafiziğin konuları arasında yer alan; Tanrının özü ve biçimi nedir? Evrenin temel maddesi nedir? Gerçeğin sırları nedir? Varlığın özü nedir? sorularına cevap veremeyiz ve bu alanda kesin bilgiye ulaşamayız. Bu sebeple o, mümkün deneyin (insanın doğrudan tanımasının) alanı dışında yer alan bu konular hakkında dile getirilen görüşlerin kesinlikten çok uzak olduğunu düşünmüştür. Bu alanlarda ileri sürülen her fikir, ham tahmin ve denetlenemeyen kurgulara dayalı, doğruluğu gösterilemeyen kanaatlerden (dokos) başka bir şey değildir.
Dokoslar doğrudan tanımadığımız şeyler hakkında ileri sürdüğümüz fikirlerdir; oide ise, doğrudan görerek elde ettiğimiz bilgilerdir. Dokoslar duyu deneyinin sınırları dışında, görüşlerin ötesinde kavrayamadığımız şeyler hakkında ileri sürdüğümüz görüşlerdir. Ksenophanes'in temellendirmesinde dokoslann bilgi değerini şu şekilde gösterebiliriz:
A. Kesin bilginin ölçütü gerçeğin doğrudan tanınmasıdır.
B. Dokoslar, gerçeğin doğrudan tanınmasının bilgisi değildir.
C. Halde dokoslar gerçeğin kesin bilgisi değildir.
Yukarıdaki akıl yürütmede Ksenophanes, dokosların bilgi olmadığını değil, gerçeğin kesin bilgisi olmadığını ileri sürer. Eğer insan bilgisi dokoslardan meydana geliyorsa bu bilginin gerçeğin, hakikatin kesin bilgisi olmadığını belirtmek durumundayız. Bilginin birinci koşulu olarak doğrudan tanımayı kabul ettiğimizde, dile getirdiğimiz her görüşün doğrulanmasının ileri sürdüğümüz şeylerin gösterilmesine bağlı olduğu sonucunu çıkartmak zorundayız. Ksenophanes'in bilgi anlayışında "oide" ile "dokos"dışında başka başka bir bilme derecesi yoksa ve "oide" (kesin bilgi) de Tanrının gerçeği doğrudan tanımasının bilgisi ise, insanların görünüşleri doğrudan tanımasıyla ortaya çıkan bilgiyi "oide" saymayacak ve "dokos" olarak kabul edeceğiz. Bu durumda görünüşlerin doğrudan tanınmasıyla ortaya çıkan "dokos"lar ile görünüşleri aşan "dokos"lar arasındaki farkı belirtmek zorunda kalacağız. Ama eğer doğrudan tanımayı "oide"nin temel ölçütü sayacak olursak, Tanrının "oide"si ile insanın "oide"si arasındaki ayrımı belirlemeliyiz.
İnsan bilgisi, ister kesinliği, doğruluğu ispat edilemeyen kanaatlerden, isterse görünüşleri doğrudan tanımanın bilgisi ile aşkın kanaatlerden oluşsun, bu noktada yapılması gereken ilk iş "dokos"ların nitelikleri ile aralarındaki derece farklarım açıklamak olacaktır. Ksenophanes, insanın, görünüşler ötesinde yer alan şeyler hakkında dile getirdiği düşünceleri kesinlikten ve doğruluk değerinden yoksun kanaatler olarak değerlendirirken, uzun araştırmalar ve çabalar sonucunda elde edilen görünüş dünyasının bilgisi de kesin ve mutlak bilgi olarak değerlendirilmez. Duyular aracılığıyla elde edilen bilgilerin belirli ölçüde şüpheli ve sallantılı olduğunu teslim eder. Ancak buradaki şüpheci tutum görünüşlerin bilgisini tümüyle imkânsız kılacak düzeyde değildir. Aksine bu şüphecilik deneyim bilgisinin bulanık ve sallantılı yönlerinin giderilmesinde ve açıklığa ulaşmada yardımcı olur. Deneyim bilgisine tam bir güven duymuş olsaydık ve mükemmel kabul etseydik, asla daha düzgün ve kapsamlı görüşlere ulaşamazdık. Deney bilgisi kesinliğe, mutlak hakikate ulaşamayıp tahmin düzeyinde kalsa da, zamanla daha yetkin bir dereceye ulaşarak görünüşlerin yapısı ve işleyişleri hakkında bütünsel bir model oluşturabilir. Bu model sayesinde hem hakikatin kendisi hakkında iyi bir tahmin yapılabilir hem de Tıpçı Geleneğin deyişiyle hastalıkların (görünüşlerin) bilinmeyen nedenlerine ilişkin teşhislerde (diagnosis) bulunabiliriz. Görünmeyen ve bilinmeyen şeyler hakkındaki tahminlerimizin yanılma payı yüksek olsa da, zamanla hatalarımızı düzelterek daha isabetli tahminlerde ve önerilerde bulunabiliriz.
Ksenophanes'e göre en büyük erdem, en büyük amaç hakikati aramak ve açık bir kavrayışa ulaşmaya çalışmaktır. Gerçeğin, Tanrı bilgisinin peşinde koşan insan, bu bilgiye ulaşamayacağını bilmesine rağmen, sürekli bir çaba içindedir. Filozof bilgiyi ve bilgece yaşamanın verdiği onuru başka şeylerin sağladığı her türlü onurun üstünde tutar (21B2). Bu bakımdan, filozofun bilgisi, görünüşleri kavrayışındaki açıklık ve genişlikten dolayı sıradan ölümlülerin bilgisinin üstünde yer alır. Tanrılar gibi bir kavrayışa ve theoria'ya ulaşmak isteyen filozof, sürekli bir araştırma ve kendini derinleştirme çabası içindedir. Elde ettiği bilgilerin kesin bilgiler olmadığını bilmesine rağmen, arayışım sürdürür. Ksenophanes'in kavrayışında filozof, hakikat yolunda uzun ve zahmetli yolculuklara katlanan bir Odysseus'tur, ama varacağı bir İthaka'sı yoktur.
Ksenophanes ile birlikte insan düşüncesi ilk kez sınırlarının farkına varmış, bilgi olan ile bilgi olmayan arasındaki farkı çizmeye çalışmıştır. Onun yaklaşımı sonucunda felsefi düşünce kendisini sıradan bilgi tulumlarından araştırıcı ve eleştirici olmakla ayırt etmiştir.
Uygulamalar
  1. Bilginin ne olduğunu tartışınız?
  2. Gündelik hayatta bilgi nasıl algılanmaktadır, çevrenizden gözlemleyiniz.
  3. Bilginin kaynaklarında duyum, akıl nasıl işlev görmektedir? İrdeleyiniz.
Uygulama Soruları
  1. Bilgi nedir?
  2. Bilgi nasıl oluşmaktadır?
  3. Bilginin kaynaklarının neler olduğunu açıklayınız.
  4. İnsan her şeyi bilebilir mi? Tartışınız.
  5. İnsan bilgisinin doğruluk ölçütleri nelerdir?

Bölüm Özeti

Ksenophanes’in en büyük erdem olarak gördüğü hakikati arama etkinliği insanın temel gayesidir. Ancak, Tanrı hakikatin bilgisine doğrudan ve aracısız sahipken insan için bu söz konusu değildir. İnsan Ksenophanes’e göre tecrübe, Tanrı’nın bildirdikleri ve başkalarından duydukları olmak üzere üç yolla bilgi edinebilmektedir. Bunların dışında kendi başına hakikatlerin bilgisine ulaşma imkanı yoktur.

FELSEFEYE GİRİŞ 3

3. FELSEFE VE METAFİZİK 

Giriş

Bu bölümde Metafizik kavramının önce Kant felsefesi açısından yeri anlatılacaktır. Daha sonra ise, Mantıkçı pozitivist felsefenin metafizik kavramına yönelttiği eleştiriler değerlendirilecektir. Kant’ın yaptığı, mümkün bilginin biçimine ve sınırlarına yönelik eleştirel soruşturma, mümkün bir metafizik sistem için de imkânın ne olabileceğini gösterecektir. Kant ile beraber, a priori bir bilgiye sahip olduğu söylenen metafizik bu bilmenin olanaklılığını da tartışmaya açmıştır. Ancak bunun için öncelikle tüm apriori bilgilerin olanağı araştırılmaktadır. Böylece metafiziğin, hem kaynakları, hem sınırları hem de kapsamı ortaya konabilecektir.
 Kant’ın metafiziğe ve felsefeye getirdiği eleştirel yaklaşım doğrultusunda Mantıkçı pozitivist felsefe yanlıları, mevcut metafizik anlayışları yeniden gözden geçirilme ihtiyacı duymuşlardır. Hatta bununla beraber felsefenin görevinin de ne olduğu tartışılma konusu yapılmıştır.

3.1. Felsefe ve Metafizik

Geleneksel felsefede çoğu zaman metafiziklerin temel ön dayanakları, o metafizik sistem içinde temellendirilmiştir. Buna karşılık Kant, metafiziğin temellerini metafiziğin dışında bir yerde, saf aklın genel yasalarında arıyor olması yolu ile diğer düşünürlerden ayrılmaktadır.
Kant’ın saf akla yönelttiği eleştiri ile mümkün deneyimin sınırları belirlenecek ve mümkün deneyimin a priori koşulları ortaya çıkarılacaktır. Metafiziğin olanağının ve kaynağının ortaya konması, kapsamının belirlenmesi ve sınırlarının çizilmesi görevinde dayanak, olgular değil, saf aklın sunduğu imkânın kendisi olmuştur.18
Metafizik, Kant açısından iki anlama gelir. Bunlardan ilki doğa bilimlerini de mümkün kılan, olgusal deneyimin zorunlu önkoşullarına işaret eden sentetik a priori ilkeler bütünlüğü olmasıdır. Bu anlamı ile metafizik bizim bilmemizin sınırını çizmeye yönelik ön dayanakları ortaya koyar. Bu anlamı ile eleştireldir. İkinci türden metafizik ise meşru bilgi alanımız belirlendiğinde, bunun dışında kalan alan hakkında, aklın adeta kaçınılmazcasına ortaya koyduğu kanılar bütünlüğü olarak mutlak metafiziktir. Kant’ın soruşturması sonucunda olanaklı olup olmadığını belirlemek istediği de, bu mutlak metafiziktir. Bu türden metafizik savlar felsefeyi adeta bir savaş alanına çevirmiştir ve şimdi ona karşı bir reform önerilmektedir.
Felsefe bütün olası deneyimin ötesine geçmeye ve deneyimin dışındaki alana ilişkin savlar ortaya koymaya çalışmaktadır. Fakat bu amacı gerçekleştirebilmek için gidilebilecek mümkün bilmemizin dışında bir yer yoktur; bu yüzden felsefenin ilk görevi insan düşüncesine ilişkin sistematik bir eleştiridir. Mümkün meşru bilginin biçimine ve sınırlarına yönelik eleştirel soruşturma, olası bir metafizik sistem için de meşru temelin ne olabileceğini gösterecektir. Bu eleştiri, pek çok metafizik spekülasyonun meşru olmayan temellere dayandığını ortaya koyacaktır. Soruşturma sonucunda ortaya çıkan manzara ise pek çok büyük metafizik sisteminin hiçbir şey ile temellendirilmemiş olduğudur.
Metafiziğe Kant’ın getirdiği eleştiri bilgi yetimize, yani saf akla, bizzat aklın kendisi tarafından uygulanan bir sınamadır. Bu, aynı zamanda metafizik bilginin olanaklılığının ve neyin metafizik bilginin olanağı dâhilinde olduğunun sınanmasıdır.19 Metafizik, eğer olanaklı ise, inceleme nesnelerini olanaklı deneyimin sınırları içinde tutmak zorunda kalacaktır.20  Metafiziğin a priori bir bilgi olarak, neyi başarıp neyi başaramayacağının ortaya konması için, bütün a priori bilginin olabilirliği, ilkeleri ve sınırları belirlenmelidir. Böylelikle, metafiziğin kaynakları, sınırları ve kapsamı ortaya konulmuş olabilecektir. Kant insanın bilme yetisini, duyarlık, anlama yetisi ve akıl olarak belirlemiş; duyarlığın formları olarak uzay ve zamanı; saf anlama yetisinin kavramları olarak kategorileri; saf aklın kavramları olarak da ideleri ortaya koymuştur. 
Mutlak metafiziğin konusu, hiçbir deneyim ile ilişkili olmayan saf aklın kavramları, idelerdir. Görüler ve kategoriler, deneyim ile olan bağlantıları nedeni ile bütün meşru bilgiyi üretirken, ideler bu koşulu sağlayamadıkları için, bilgi olarak değer taşımayan metafizik anlatımlara yol açmaktadırlar. Bu bakımdan Kant’a göre, insan aklı doğal bir yanılsama içindedir. Mutlak metafiziksel sorular da bu doğal yanılsamanın zorunlu sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bunlar insanın bilme etkinliğinin bir türünden zorunlulukla türemektedirler. Bu yanılsamanın ürünü olan aklın idelerine karşılık gelen hiçbir deneyim nesnesi yoktur.
Deneyimin koşullarını aşan, deneyimde kendisine karşı gelecek hiçbir şey bulunmayan kavramlar ile bilgi üretilemez. Dolayısı ile bu alandaki bilgi uğraşısı aklın olgusal açıdan bilgi değeri olmayan metafizikler üretmesi ile sonuçlanır. Bu bakımdan ideler, mutlak metafiziğin kurucu öğeleri olarak konumlanırlar.
Duyusal algılama alanında bulunan ve bu bakımdan bilgiye konu olan nesne fenomen alanında ve bu fenomene kaynaklık ettiği varsayılan kendinde şey ise noumen alanında bulunurlar. Bir kullanımında noumenon içeriği boş fakat sınırlandırıcı bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat bir diğer kullanımında, bu kavramın metafizik bir içeriği vardır. Bu metafizik içerik, anlama yetisinin duyarlığı sınırlandırmak için koyduğu sınırı aşmasından, yani düşüncelerin genel formları olan kategorilerin kendinde şeylere uygulanması olanağından doğar.
Kant, kendinde şeylerin kuramsal bilgisinin olanaksızlığını temel tez olarak ortaya koymakla birlikte, aynı zamanda bu tür soruların insan aklındaki zorunlu temelini de göstermiştir. Noumenanın bilinemez, fakat çelişmeye düşmeksizin düşünülebilir olduğunu göstermekle Kant, metafiziğin bir bilim olarak değil, fakat genel olarak olabilirliğinin insanın bilme yetisinde içerildiğini göstermiş olmuştur.
Kant, mümkün deneyimin sınırlarını belirleyen kategorilerin, kendinde şeylere uygulanacak biçimde genişletilmeleri durumunda, onların bilgi vermeleri bakımından boş olduklarını ileri sürerken; öte yandan da onların bu biçimde genişletilmesine pratik akıl bağlamında bir temel bulmaya çalışmıştır. Ona göre tanrı, özgürlük ve ölümsüzlükle ilgili düşüncelere sahip olmak mümkün, hatta gereklidir. Fakat bu düşünceler her ne kadar iyi temellendirilmiş olurlarsa olsunlar, hiçbir anlamda bilgi meydana getirmezler. Fakat tam da bu bakımdan metafizik önermeler anlamdan yoksun değil, tersine belli bir biçimde söylendiklerinde bütünü ile anlamlıdırlar.
Mümkün deneyimin sınırları içinde olmasalar da metafizik sistemler bir iç tutarlılığa sahiptirler. Onların ifadelerini doğru ya da yanlış sayacak biçimde ele alma yolları da vardır. Her metafizik sistem önce kavramlarına ilişkin belli tanımlar ortaya koymak ve sonra da bu tanımlamalardan mantıksal sonuçlar çıkarmakla oluşur. Bu bakımdan başlangıçta kimi zaman aksiyom olarak verilen tanımlar kabul edildiğinde, bunlardan çıkan sonuçların da kabul edilmesi zorunludur.
Metafiziğe ilişkin Kant’ın öncülüğünü yaptığı bu değerlendirme biçimi, sonraki dönemlerde de, doğrudan veya dolaylı yollara devam etmiştir. Bu konuda en belirleyici ve etkili olmuş yaklaşım, Mantıkçı Pozitivist anlayıştır. Bu felsefe akımı, geçen yüzyılda sadece felsefede değil, diğer araştırma alanlarda da etkili olmuş olan bir düşünme biçimidir. Yüzyılımızın başlarında Viyana’da Moritz Schlick önderliğinde bir araya gelmiş bilim adamı ve düşünürler temelde felsefeyi metafizik olan her şeyden arındırma gayesinde olmuşlardır. Felsefe ve bilimin yargılarının metafizikten arındırılmasının, anlam problemine yönelik bir çalışma aracılığı ile birlikte yürütüleceğini düşünmüşlerdir.
Mantıkçı Pozitivizm, metafiziğe yönelttiği eleştirilerin yanı sıra, felsefenin neliğinin sorgulanmasına da girişmiştir. Onlara göre felsefe bir bütün olarak evrenin ne olduğunu ortaya koymaya çalışan ya da varlığın özünün nasıl olduğuna ilişkin teoriler üreten bir uğraşı değildir. Mantıkçı Pozitivist anlayış felsefeyi metafiziklerin sorduğu türden sorulara cevap verme çabasında olan değil, bu soruların bir anlam taşımadığını gösteren bir uğraşı olarak almışlardır. Onlara göre felsefenin diğer bir görevi de, doğa bilimlerinin kavramlarını anlamca aydınlatmak ve onların ifadelerinde de ortaya çıkması olası olabilecek karışıklık ve kaypaklıklara eleştirel bir yaklaşım ile açıklık kazandırmaktır. Mantıkçı Pozitivizm ile birlikte, felsefe artık dünyanın yapısını, düşünceleri, ideleri doğrudan incelemek yerine, bunları dildeki yansımaları bakımından değerlendirmekte ve dile mantıksal bir çözümleme aracılığı ile yaklaşmaktadır. Amaçlanan sonuç metafizikten arındırılmış felsefedir.
Onlara göre metafizik fadeler, bir anlam taşımamaktadır.21Çünkü onun doğrulanma ya da yanlışlanma imkânı yoktur. Metafiziğin hem sorduğu soruların hem de, bu sorulara verdiği yanıtların anlamlı olmadıkları düşünülmektedir. Metafiziklerin ortaya koymuş olduğu bir yargıyı kanıtlanmak için sunulan argümanlar, bu yargının aksi bir görüşü kanıtlamak için sunulanlardan daha güvenilir olamamaktadır. Bu görüş uyarınca metafiziğin ifadeleri doğrulanabilir, anlamlı bir sav öne sürmediklerinden dolayı bir bilgi değeri taşımamakta ve bu yüzden de doğru ya da yanlış olarak değerlendirilememektedir.22 Bu durum metafiziğin ifadelerinin doğru ya da yanlış olmaması sonucunu doğurmaktadır. Metafizik yargılar, doğru ya da yanlış olamadıklarından dolayı anlamlı oldukları da söylenemez.
Mantıkçı Pozitivist düşünürlerine göre metafizik, bir cevabı olamayacak sorulardan ve doğruluğu kanıtlanamayan yanıtlardan kurulmuş bir yapıdır. Bu anlayışı savunan düşünürler, bunun yolunun doğrulama kavramına yönelik bir çalışma ile mümkün olacağını iddia etmektedirler. Çünkü onlara göre, felsefenin ifadeleri doğa bilimlerinde olduğu gibi gerçeklik ile karşılaştırılarak doğru ya da yanlış olabilecek ifadeler değillerdir. Bu noktada da doğrulama kavramı devreye girmektedir.
Bu yaklaşıma göre felsefenin ifadelerinin doğrulanma koşulları net bir biçimde ortaya konursa, bu yolla bu ifadelerden hangilerinin anlamlı olduğu ve hangilerinin bir anlam taşımadığı da belirlenecektir. Aynı zamanda doğrulama kavramı, anlamlı olanın belirlenmesini sağlayacağından dolayı bilimselliğin ölçütü olarak da görülmüştür. Felsefenin ifadeleri deney ve gözlem ile doğrulanamadığından, bu amacını dil analizi üzerinden gerçekleştirme eğilimindedir. Felsefe bir tür dil analizi olarak görülmektedir. Dile yöneltilen soruşturmanın neyin anlamlı olduğu ve neyin anlam taşımadığı konusuna bir açıklık getireceği düşünülmektedir. Mantıkçı Pozitivist felsefe açısından metafizik, Kant’ta olduğu gibi, insanın bilmesine yönelik bir sorun olarak değil, dilin mantığına ilişkin bir sorun olarak görülmektedir.
Dilin mantığından hareket eden yaklaşımlar, dilin mantıksal çözümlenmesi ile ifadelerdeki karışıklıkların, yanlış kullanımların aydınlatılması ve böylelikle de bilimsel ifadelerin düzgün kurulması amacını gütmektedir. Dil analizi, mantıksal bir analiz olmak durumundadır. Çünkü mantık, her türden anlamlı ifademizin üzerinde yükseldiği bir yapı olarak görülmektedir. Dile yöneltilen mantıksal analiz ile metafizik yargılardan, yani bir anlam taşımayan ifadelerden arındırılmış bir yapının olanaklı hale geleceği düşünülmektedir.
Uygulamalar
  1. Kant’ta metafizik nasıl anlaşıldığını değerlendiriniz.
  2. Mantıkçı Pozitivist felsefenin metafiziğe bakış açısını değerlendiriniz.
  3. Mantıkçı Pozitivistlerin Felsefe anlayışını tartışınız.
  4. Mantıkçı Pozitivizme göre Felsefe ile Metafizik ayrımını tartışınız.
Uygulama Soruları
  1. Kant’ın kategori anlayışı ile metafiziğe ilişkin değerlendirmeleri arasındaki ilişkiler nelerdir?
  2. Kant’ın metafizik anlayışının genel özelliklerini belirtiniz?
  3. Metafiziğin Mantıkçı Pozitivist felsefedeki yeri nedir?
  4. Mantıkçı Pozitivizme göre felsefenin metafizik ve bilim ile olan ilişkisi nedir?

Bölüm Özeti

Yeniçağda Kant’la beraber başlayan felsefe anlayışıyla beraber saf aklın eleştiri konusu olduğu anlaşılır. Metafizikte sentetik apriori yargıların mümkün olduğunu düşünen Kant, bunun olanağını göstermeye çalışmıştır. Kant ile beraber felsefe, bilgi ve metafizik konular ciddi eleştiri süzgecinden geçirilmiş ve bunların hepsi saf aklın sınırlarının ve bilme yetisinin eleştirilmesi üzerine kurulmuştur.
Kant’ın bu yaklaşımın mirasçısı olarak değerlendirilebilen Mantıkçı Pozitivist Felsefe ile metafiziğin anlam ve değer değişimine uğramasının devam ettiği anlaşıldı. Mantıkçı Pozitivist felsefe anlayışı ise metafiziğin, hatta genel anlamda felsefenin varlıkla uğraşmaması gerektiği onun asıl işinin dilsel önermeleri çözümlemek olduğu yönünde bir anlayış geliştirmiştir.  

Bahar Dönemi

Üniteler 1. Platon Ve İdealar Öğretisi 2. Platon’da Ahlak Giriş 2.1. İdea Nedir, Ne İşe Yarar? 2.2. Ruh (psykhe) Nedir? 2.3. En...