26 Eylül 2017 Salı

İLK ÇAĞ FELSEFESİ 6

6. UZUN SAÇLI SAMOSLU: PYTHAGORAS

Giriş

Miletos Okulu’nun sorduğu “arkhe nedir” sorusu, su, apeiron ve hava olarak ilk yanıtlarını bulmuştu. Bu sorunun yanıtı, felsefe tarihinin en ilginç düşünürlerinden biri olan ve philosophia (felsefe) kelimesini ilk kez kullanan Samoslu Pythagoras’la birlikte daha soyut bir alana, sayıya kaydı. Çünkü Pythagoras’a göre evrendeki her şeyin özü sayıdan, özellikle Bir’den (Monad) ibaretti. Buradan hareketle, bu bölümde Pythagoras ve Pythagorasçıların genel karakteri, inançları, eğitim tarzları ve ruh göçü öğretileri üzerine bilgi verilecek ve sayı kavramından ne anladıkları irdelenecektir. 

6.1. Yunan-Doğu Sentezi

Miletos Okulu’nun araştırdığı maddi tözün insan doğasındaki ahlaki yansısını, dolayısıyla devletteki yansısını bulma aşamasında ortaya çıkan1  ve Philosophia(Felsefe) kelimesini ilk kez Yunan dünyasına ve dolayısıyla tüm Batı dünyasına tanıtmasıyla felsefe tarihinde önemli bir yer edinen Pythagoras (Πυθαγόρας), yaklaşık İÖ 570 yılında Ionia’da, Ege Denizinin bir adası olan Samos’da doğmuştur. Orta yaşlarında İtalya’nın güneyinde yer alan Kroton şehrine göçmüş ve burada kendi adıyla anılan yarı dinsel, yarı felsefi bir okulun kurucusu olmuştur. Kroton’un siyasi yaşamında da önemli roller üstlenmiş, ama bir isyan hareketi sonucunda bu şehirden sürülüp Metapontum yakınlarında bir yere yerleşmek zorunda kalmış ve hayatının son anına kadar da burada yaşamıştır.  
Resim 21: Pythagoras
Kendisinin bizzat kaleme aldığı hiçbir eser günümüze kalmadığından, hakkında söylenenlerin çoğu ya çok abartılı övgülerle ya da alaycı yergilerle doludur. Kimliği ve düşünceleriyle ilgili antik metinlerin yazılı belgelere değil, sözlü aktarımlara dayanması ve her şeyden önemlisi Pythagoras’ın düşüncelerini sembolik bir dilde ifade etmesi, onun hakkında kesin ve sağlam bilgiler edinilmesini zorlaştırmıştır. Bu yüzden, özellikle de öğretileri söz konusu olduğunda bunların hangisinin birebir kendisinin, hangisinin öğrencilerinin ya da taraftarlarının olduğu hep tartışma konusu olmuştur.
Pythagoras ile ilgili bilgiler toplam altı ana kaynaktan elde edilmiştir ve bu kaynakların ilk üçü, Tarentumlu Aristoksenos, Messanalı Dikaearkhos ve Tauromeniumlu Timaios’a ait olup İÖ 4. ve 3. yüzyıla tarihlenen metinlerdir, diğer üçüyse, Diogenes Laertios, Porphyrios ve Iamblikhos’un İS 2. ve 3. yüzyıla tarihlenen metinleridir.  
Büyük adamların yaşamöyküleri de büyük olacağından, zamanında hem doğal görünümü hem bilgeliği hem de belagatli konuşmalarıyla insanları kendisine hayran bırakan Pythagoras bütün bu kaynaklarda adeta bir tanrı yerine konur ve yaşamöyküsü efsanelerle dokunur. Bu yüzden Pythagoras’ı ardılları olan ve Pythagorasçılar olarak adlandırılan diğer düşünürlerden ayırıp şahsen tanımak zor iştir.
Yine de klasik metinlerin ortak buluşma noktalarından hareket edilirse ve Pythagoras hakkındaki mitolojik söylemler şöyle bir silkelenirse, ortaya çıkan manzaranın hemen yüzeyinde felsefeyle hemhal olan kişilerin ezbere bildikleri o klişeleşmiş bilgilere ulaşılır:
“Felsefe (philosophia)” kelimesini ilk Pythagoras “bilgelik sevgisi (philia tes sophias)”kullanmıştır ve kendisine “bilge” demek yerine ilk kez “bilgelik dostu” (philosophos)” demiştir.
Felsefe tarihinde Thales ile başlayan Miletos Okulu geleneğini Yunan-Doğu düşüncelerinin adeta karması olan Kroton Okulu geleneğiyle geliştirmiş ve her şeyin kökenini maddi olmayan bir ilkeye, sayılara indirgeyerek Thales’ten ve diğer maddeci, monist düşünürlerden ayrılıp Orpheusçu öğretilere kaydırmıştır.
Pythagoras geometri ve aritmetik üzerine bir dehadır. Bir dik üçgende hipotenüsün karesinin dik kenar karelerinin toplamına eşit olduğunu ilk o keşfetmiştir.
Ruhun ölümsüzlüğü ve ruh göçüyle ilgili öğretiyi (metempsykhosis) Yunan felsefesine ilk o tanıtmıştır.
Sabah Yıldızıyla Akşam Yıldızının birbiriyle aynı olduğunu ilk kez o açıklamıştır.3  
Pythagoras ile ilgili bu söylemler biraz daha silkelenip manzaranın biraz daha derinine inildiğinde, bu kez Pythagoras’ın Yunan-Doğu etkileşimli eğitimiyle ve kendisini hem felsefe, hem bilim, hem de din alanında eşit şekilde yetiştirişiyle aslında dönemin Yunanının kulağına yabancı bir ses olduğu ve bu özgün sesiyle Güney İtalya kentlerinin sosyal ve siyasal tarihinde önemli bir rol oynadığı da ortaya çıkacaktır. Manzaranın dibine ulaşıldığında ise, ne öğrettiğinden çok, nasıl öğrettiği, Yunanın “Barbaros (Yabancı)” dediği ve bir o kadar da merak ettiği o yabancı diyarlardan edindiği bilimsel ve dinsel bilgileri ne şekilde aktarıp da öğrencisiyle arasında kopmaz bir gönül bağı, başka deyişle kendisine “ipse (bizzat kendisi)” ve söylediği her şeye “ipse dixit (bizzat o dedi)” dedirtecek kadar yoğun bir birliktelik kurduğu aydınlanır.
Pythagoras’ın her şeyin temelini sayıya, hatta bire indirgediği felsefesinin doğasında da zaten bu birlik açıkça kendini gösterir. Çünkü ona göre, şeyler arasındaki bağlantılar, sayılar arasındaki bağlantılara eşittir. Bunun da nedeni sayıların arasındaki bağlantıların her şey için geçerli, temel bağlantılar olmasıdır; dolayısıyla bir şeyi anlamak demek, diğerini de anlamak demektir. Bu yüzden iki, aslında bir ve aynıdır.4   
Pythagoras Okulu’nun ana dayanağı olan bu düşünce, evrenin düzenini anlamayı kolaylaştırdığı gibi evrenin parçalarını, dolayısıyla insanın doğasını, onun kurduğu kentleri, toplumları ve yasaları da anlamayı kolaylaştırır. Mutlak Bir (monad), sayısal düzene sarsılmazlık, tutarlılık ve değişmezlik katan en mükemmel öncülse, evrendeki her şey için en mükemmel öncüldür. Bu “Birden” sadece sayılar değil, aynı zamanda sayılar arasındaki bağlantılarla açıklanan şeylerin doğası çıkıyorsa,o zaman “Bir’e” vakıf olmak her şeyin doğasına vakıf olmaktır. Çünkü Mutlak Bir’in kendiliğinden esnek, her yöne eğilip bükülen yapısı, onu pınar başını tutan bir kavram yapmakla kalmaz, düşünülebilir olan herhangi bir bileşimin yapı taşı haline getirir ve bu anlamda her şeyi birbirine benzer kılar. Şeyler parçalarına ayrılsa bile, o parçaların her biri bir birim olduğundan, bölünmez olan doğalarını korurlar ve yeniden bir araya getirildiklerinde doğaları da yeniden bir bütün olur. Demek ki “Bir” merkezde olandır, her şey ona eklenebilir, her şey ondan çıkarılabilir ya da her şey yine ona geri dönebilir.6
Samoslular arasında küçük yaşlarından itibaren etkileyici görünümünden dolayı “uzun saçlı Samoslu,” olarak ünlenen7  Pythagoras’ın sayılar etrafında biçimlediği ve kendisinden sonra gelenlerin geliştirdiği bu öğreti, hiç şüphesiz Mısırlılardan öğrendiği geometriye, Keldanilerden öğrendiği astronomiye ve Fenikelilerden öğrendiği aritmetiğe dayanıyordu. Bu bilgileri almak ve ufkun ötesini görebilmek için on sekiz yaşlarındayken adasını terk edip elli altı yaşında geri dönünceye kadar önce Thales’in yanına, Miletos’a, oradan Mısır’a, oradan da Babil’e gitmiş, bilgeliğin tanrılara özgü olduğuna inandığı için kendisinin bilge değil de, bilgeliğin kapısında bir dilenci olduğunu düşünüp “philosophos (bilgi dostu)” adını şahsına daha yakıştırarak evrensel bir iç yolculuğa çıkmış ve keşfedilmeye değer ne varsa keşfetmeye çalışmıştı.
Pythagoras’ın sayılar öğretisinin yanı sıra en önemli öğretisinden biri de ruh göçüyle ilgili öğretisiydi (metempsykhosis: μετεμψύχωσις) ve aşağıda açıklanacağı gibi yaşamı sıkı bir perhizle geçirmek gerektiğine olan inancı da bu öğretiyle sıkı sıkıya bağlıydı. Pythagoras’ın ruh göçü öğretisi, ruhun bedenle birlikte ölmediğine sayısız bedenlere göç edip yeniden hayat bulduğuna inanmasından kaynaklanıyordu. Ona göre bu göçler sırasında ruh bazen insanların, bazen hayvanların, bazen bitkilerin bedenlerine giriyor ve yeniden diriliyordu; kendisi de bu göçü mükerrer defalar yaşamıştı.Hatta taraftarları onun öldükten sonra bir tanrı olduğuna bile inanmıştı.
Pythagoras Thales’in yanındayken yaşamının belki de en önemli dersini öğrenmişti: Zamanı iyi kullanmak. Bu yüzden, öğreneceğini öğrenmeden önce özellikle Thales’in tavsiyesine uyarak Memphis ile Juppiter tapınaklarının rahiplerince eğitilmek üzere Mısır’a yelken açmıştı. Zamanı iyi kullanmanın en iyi yolu, insanın uykuda geçirdiği kayıp saatleri geri kazanmaya çalışmasıydı. Uykunun aza indirilmesi ise bedenin özel yiyecekler ve içeceklerle beslenmesiydi ve bu nedenle özel bir diyet şeklini öğrenmesi ve her şeyden önce şaraptan ve hayvani gıdadan uzak durması gerekirdi. Çünkü hazmı kolay olan yiyeceklerle beslendiğinde, bedeni dirilecek, ruhu arınacak ve çalışmalarına daha dikkatli bir şekilde kendini verebilecekti.
Pythagoras diyet konusuna o kadar önem vermiş olacak ki, Mısır yolundayken önce Fenikelilerin en önemli şehirlerinden Sidon’a uğradı ve orada fizyolojist Moskhos’un soyundan gelen din adamlarıyla ve kutsal gizemleri yorumlamada usta keşişlerle sohbet etme imkânı buldu. Bir yandan onların yaşayış tarzlarını gözlemledi, bir yandan da tefekküre olan müthiş merakını Sidon’da ve civarındaki diğer büyük kentlerde kutsal sayılan değerlerin, tapınılan tanrıların gizemlerinin hepsini öğrenerek gidermeye çalıştı ve anladı ki Mısır aslında bütün Fenike gizem dinlerinin kaynağı. İşte o kaynağa bir an önce inme hevesiyle Sidon’dan Mısır’a gitmek için can attı, en sonunda Solon’a “Mısırlılarla karşılaştırılınca, onların yanında Yunanlılar hep çocuk,” diye ders veren Mısırlı rahibin ülkesine ayak bastı.9   
Derler ki, yolculuğu boyunca hiçbir şey yiyip içmedi, sadece gemiye binerken sorduğu “Yolculuk Mısır’a mı?” sorusundan başka bir laf etmeyip sessizliğini korudu ve hiç uyumayıp zaman zaman şöyle hafifçe kendinden geçti.10 Mısır’dayken her tapınağa girip çıktı, Mısır diniyle ilgili gerek rahiplerden gerekse peygamberlerden ayrıntılı bilgiler edindi ve tam yirmi iki yıl bu tapınaklarda yaşadı, zorlu yaşam koşullarına katlanıp tüm içtenliğiyle tanrıların gizemlerine ermeyi başardı.
Bu arada, astronomi ve geometri üzerine de derin araştırmalarda bulunmaktan hiç vazgeçmedi, ta ki Pers askerleri tarafından esir alınıp Babil şehrine götürülünceye kadar. Ama bu esaretini bile fırsata dönüştürmesini bildi ve astroloji, simya gibi bâtıni bilgilerin üstatlarından, yani Zoroaster’in takipçileri Magoslardan (Magi) eğitim aldı ve yine onların sayesinde aritmetik, müzik ve bilimin diğer dallarıyla ilgili Yunanın henüz bilmediği türde bilgiler edindi. Sonra da yurdu Samos’a geri döndü.
Adanın yaşlı sakinleri bir zamanlar tanrısal esinle donatıldığına inandıkları ve bu yüzden tanrısal insan dedikleri (theios aner) Pythagoras’ı gördükleri anda tanıdılar ve yılların deneyimini belagatli üslubuna yansıtan konuşmalarını eskisinden daha büyük bir saygıyla dinlediler, hatta ada halkına resmi olarak ders vermesini ve bildiklerini onlarla paylaşmasını istediler. Matematikle ilgili bütün bilim dallarını Yunanlılara tanıtmak ve onları bu konulara aşina kılmak telaşında olan Pythagoras bu isteği seve seve kabullendi. Ama bilgilerini Mısır’da aldığı eğitime uygun olarak sembolik bir dille aktarmaya başlayınca, Yunanlıların bu tür bir öğretim biçimine oldukça yabancı kaldıklarını ve dikkatlerinin iyice dağıldığını anladı. Yine de yılmadı, çünkü ne de olsa Samos kendi memleketiydi ve o da yabancı diyarlardan öğrendiği matematiğin tadını Yunana tattırmaya kararlıydı. Başka tür bir eğitim tekniği denedi: Gymnasiondayken, top oyununda usta bir genç dikkatini çekmişti. Beden eğitimine çok düşkündü bu genç, ama beş parasızdı ve zor şartlar altında çalışmak durumundaydı. Genci kendisiyle birlikte çalışmaya ikna etti ve önce onun temel ihtiyaçlarını gidererek ruhunu para derdinden kurtarıp beden eğitimi için de ona gerekli desteği sağladı, sonra abacus üstünde göstere göstere, yavaştan aritmetiği ve geometriyi temelinden öğretmeye başladı. Hatta ilk başta gencin öğrendiği her bir sayı ya da şekil için ona üç gümüş sikke vermeyi bile göze aldı. Tabii genç öncelikle para kazanmak umuduyla başladı matematiğe, ama gün geçtikçe derslerine öyle içtenlikle sarılmaya başladı ki, en sonunda bu bilime kendini fena kaptırdı. Pythagoras gençteki ateşli tutkuyu görünce, yalandan kaynaklarının tükendiğini ve artık ona para veremeyeceğini söyledi. Ama o genç para kazanmasa da derslere devam etmek istediği belirtti ve bu konuda ısrar etti. Bunun üzerine Pythagoras, “Ama benim kendimi doyuracak kadar bile param yok,” dedi. Gencin yanıtı ise şöyle oldu: “İlerde senin masraflarını ben karşılarım ve leyleklerin yaptığı gibi yapıp bu iyiliğinin karşılığını sana öderim. Sıra bana geldiğinde, öğrettiğin her sayı için bu kez ben sana üç gümüş sikke veririm.”11 Bu yanıt, Pythagoras için yeterliydi. Derler ki o genç atlet Pythagoras’ın Samos’taki en iyi öğrencisi oldu ve üstat ona Atletizm adındaki üç kitaplık bir eserini adadı, bu eserin satırlarında da ona sporda başarılı olması için kuru incir yerine etle beslenmesini tavsiye etti. Porphyrios bu gencin adının Eurymenes olduğunu ve Pythagoras’ın tavsiyelerine uyarak diğer atletler gibi peynir ve kuru incirle besleneceğine, farklı bir diyet uygulayıp her gün belli miktarda et yiyerek Olimpiyat oyunlarında bütün yarışmacıları geçecek kadar mükemmelleştiğini yazar. 12
Pythagoras’ın Samoslu genci eğitme tarzı, onun hem zihinsel hem de ahlaki bilgilendirmeye önem verdiğini gösteren bir ayrıntıdır, ama önemlidir, çünkü Kroton’da kurduğu Okul’daki eğitim tarzı sırlara gömülü olduğundan, klasik metinlerde bu şekilde karşılıklı, birebir öğretimini gösteren başka bir ayrıntıya rastlanmamaktadır.
Pythagoras Samos’ta kaldığı süre boyunca, Yunanistan’ın değişik yörelerine, Delos’a Girit’e ve Sparta’ya gidip gelmiş, Delos’ta Apollo’na ibadet etmiş, diğerlerinde ise hukuk ve yasalarla ilgili bilgiler edinmeye çalışmıştır. Bu geziler sonrasında, Samos’ta “Pythagoras’ın Yarımdairesi” adıyla anılan bir Okul kurmuş ve burayı toplumun ortak çıkarlarını ilgilendiren meselelerin görüşülüp tartışılacağı bir mekân haline getirmiştir. Kendisi ise zamanının çoğunu kalabalıktan uzakta, yapay bir mağarada geçirmeyi yeğlemiş, gecesini gündüzünü felsefe ve bilime adamış, ruhunu tefekküre dalarak yüceltmeye çalışmıştır. Bu arada ünü öyle yayılmıştır ki, Yunanın en mükemmel zihinleri onunla sırf tanışabilmek için yurtlarından kalkıp Samos’un yolunu tutmuştur. Ama Samoslular bunu fırsata dönüştürüp gelenleri kamu işlerinde çalıştırmaya kalkınca, Pythagoras felsefesini geliştirmek amacıyla toplumdan ayrı bir yerde yaşamanın, adanın temel ihtiyaçlarını karşılayamayacağını anlamış, biraz da adalıların eğitime pek meraklı olmadığını fark edince, yurdunu terk edip Güney İtalya’ya gitmeye ve orada yerleşmeye karar vermiştir.13
Pythagoras Güney İtalya’ya (Magna Graecia) vardığında, kendi yurdu diyebileceği yerin aslında böyle birçok bilim adamıyla kaynayan topraklar olması gerektiğini anlar. Bu düşünceyle yörenin en önemli şehirlerden biri olan Kroton’a gidip oraya yerleşir (yak. İÖ 530). Yerleşir yerleşmez de saygın görünüşü ve sakin konuşma üslubuyla şehrin yönetiminden sorumlu yaşlılar meclisini etkisi altına alır. Onların ricasıyla önce gençlere, sonra da okul çağındaki çocuklara ve belki de en önemlisi kadınlara yönelik konuşmalar yapar. İlginç fikirlerle dolu ve birbirinden belagatli bu konuşmalarıyla kısa zamanda sadece şehir halkının kalbini kazanmakla kalmaz, civar şehir halklarının, hatta Yunanlı olmayan toprakların krallarının da akın akın Kroton’a gelmesini sağlar.
Pythagoras’ın Kent’in Homakoeion’unda (Dinleme Salonu) verdiği ilk söylev, kadınlı erkekli iki binden fazla insanı bir anda taraftarı haline getirir. Halk onu Apollo’nun soyundan gelen, insan bedenine girmiş bir tanrı olarak görür ve onun kendilerine nasıl adil ve ahlaki yaşayacaklarını öğretmek üzere gönderildiğine,14evrende kendilerine gizemli gelen bütün olayları, gezegenleri, yıldızları ve yörüngelerini doğru şekilde ondan öğreneceklerine inanır. Hatta dahası en iyi yönetim şeklini, halkın bir arada uyum içinde yaşaması için gerekenleri, kanunları, tanrı tapımını, ölülere saygıyı, nefse hâkimiyeti, dostlar arasında malk-mülk ayrımının olmadığını, terbiyeyi, hangi hayvanların etini yiyip hangilerininkini yemeyeceklerini, kısaca bilgelik dostu insanın kafasını kurcalayan her şeyi Pythagoras’ın kendilerine açıklayacağına inanırlar ve öyle de olur. Çünkü Pythagoras’ın bütün anlattıklarının özü, bilimler aracılığıyla doğayı araştırmaya başlayan meraklı bir zihnin vaktiyle kör olan gözlerinin açılacağı ve aşina olduğu ya da olmadığı doğa olaylarını farklı bir bakış açısıyla değerlendirmeyi öğrenip evrenin ilkelerinin ve ilk nedenlerinin farkına varacağıdır.15 
İtalya’ya geldiği anda ve Sicilya’ya yaptığı geziler sırasında buralardaki şehirlerin birbirlerini köle konumuna düşürüp büyüğün küçük üzerinde hâkimiyet kurmaya çalıştığını anlamıştı. Bu yüzden kent sakinlerine hitaben yaptığı konuşmalarında onlara özgürlük sevgisini aşılamaya çalıştı ve taraftarlarıyla birlikte Kroton başta olmak üzere, Sybaris, Catanes, Rhegium, Himaera, Agrigentum, Taoromenas gibi kentleri baskıcı yönetimlerden kurtarıp özgürlüklerine kavuşturdu, hatta yasalar çıkartıp bu özgürlüklerini güvence altına aldı, ardından parti kavgalarını sonlandırdı ve her birini komşu krallıkların imreneceği örnek şehirler haline getirdi. “Mümkün olan her yola başvurup gerekirse kılıçla, gerekirse ateşle her tür musibeti kesip atmalı, bedeni hastalıktan, ruhu cahillikten, kenti fesatlıktan, yuvayı kavgadan kurtarmalı,” diyen Pythagoras’ın bu sözleri onun insan, kent ve yurt üzerine beslediği bütün düşüncelerini özetler nitelikteydi.

6.2. Pythagoras’ın Öğrencisi Olmak

Pythagoras’a göre siyasi ve felsefi düşünceleri hayata geçirmek için, her şeyden önce uygun bir eğitim ve öğretim tarzı oluşturmak gerekirdi. Bu yüzden Kroton’daki ilk işi kendi adıyla bir Okul kurmak ve kendine özgü bir eğitim tarzı belirlemek oldu. Çünkü zihninde şekillendirdiği siyasi ve dini kalkınma hareketini ancak kendi öğretileriyle yetişmiş seçkin bir öğrenci topluluğuyla başarabileceğine inanıyordu. Ona göre bir insanı eğitmenin en iyi yolu öncelikle onu iyi yönetilen bir kentin yurttaşı haline getirmekti. Bu yüzden kendisinden ders alacak öğrencilerin seçiminde titiz davranıp hem kendisiyle hem de toplumuyla barışık, görgülü, anlama kabiliyeti yüksek ve hafızası çok kuvvetli insanları tercih etti. Seçtiği insanları kendine özgü sınavlardan geçirip içlerinden başarılı olanları bilimsel bilginin hemen hemen her dalında yetkin kılmaya çalıştı.
Pythagoras öğretilecek bilgilerin hiçbirinin boşa gitmemesi, öğrenen tarafından mutlaka anlaşılması ve hayata geçirilmesi gerektiğine inandığından, herkese her bilgiyi vermenin adil bir davranış olmayacağını düşündü. Çünkü anlaşılması öyle kolay olmayan, aksine yüksek idrak yeteneği gerektiren bilgilerin düşük kapasitedeki zihinlere akıtmanın ne kişinin kendisine bir hayrı dokunabilirdi, ne de onun içinde yaşadığı toplumun genel hissiyatına. Bu nedenle ilkin öğrencilerin algı düzeylerine göre sınıflandırılması ve herkese hak ettiği kadar bilginin verilmesi eşitlikçi bir toplum için birincil koşuldu.16   
Pythagoras’ın öğrencisi olmak demek, hem zihinsel hem de ruhsal anlamda katı kuralları olan bir yaşamı da göze almak demekti. Bu yüzden Pythagoras kendi kurallarına ve yaşam şartlarına uyum gösterecek insanlara öğrencisi olma hakkı tanırdı. Bu hakkı tanırken göz önünde bulundurduğu birtakım ölçütler söz konusuydu, her şeyden önce öğrenci adaylarının ana babası ve akrabalarıyla olan ilişkilerindeki tutumunu gözlemlerdi, oturup kalkmasına, konuşacağı ya da susacağı yeri bilip bilmediğine, yerli yersiz gülüp gülmediğine bakardı. Sonra, insanlarla ilişkilerinde beklentilerine, onlarla konuşma tarzına, gün içinde boş zamanlarını nasıl değerlendirdiğine, nelere sevinip nelere üzüldüğüne dikkat ederdi. Yürüyüşünden tutun da, yüzündeki en ufak mimiklerine kadar öğrencisini analiz eder, bu tür ifadelerin kişinin ruhundaki düşünceleri açığa çıkardığına inanırdı. Gözüne kestirdiği öğrencisini tam üç yıl kendi başına bırakıyormuş gibi görünür, ama gizliden gizliye onun bütün yapıp ettiklerini, dayanıklılığını, tutarlılığını gözetlerdi. Bu aşamada en çok da öğrencisinin gönlünün dış dünyanın nimetlerine, şan ve şöhrete kayıp kaymadığına bakardı. Nezaket ve yumuşaklık en önemli değerlerdi onun için. Utanmazlığa, arsızlığa, saygısızlığa, ölçüsüzlüğe, tembelliğe ve ahlaksızlığa ise tahammülü yoktu. Bu tür sınavlarından başarıyla çıkan öğrencisini okuluna çağırır ve o andan itibaren de tam beş yıl sürecek bir suskunluğa (quinquennale silentium) mahkûm ederdi ki, zaferlerin belki de en zoru olan dilini tutmayı öğrenebilsin ve bir konuşma adabı edinebilsin.17
Pythagoras’ın seçtiği öğrenciler ilkin auditorium (homakoeion) adı verilen salonda toplanır ve derslerini keten bir perdeyle ayrılmış özel bir bölmede veren Pythagoras’ı sadece dinlerlerdi. Dinleme aşamasında başarılı olanlar Pythagoras’ın birebir verdiği derslere kabul edilir, diğerleri ise evvelce olduğu gibi onun sadece sesini işitip ilkelerini dışarıdan dinlemeye devam ederdi. 
Böylece, Pythagoras’dan herkese açıklanmayan özel bilgileri edinenler (esoterici) ve dışarıdan onun sesini işitip temel bilgiler edinenler (exoterici) olmak üzere iki temel sınıf oluştu. İlk sınıftaki öğrenciler Pythagorei (Pythagoras’ın has öğrencileri), ikinciler ise Pythagoristae (Pythagoras’tan esinlenenler) olarak anıldı.18
Pythagoras’ın has öğrencilerinin arasında şahsi mal-mülk diye bir şey yoktu, bu yüzden hepsi önce Pythagoras’ın “dostlar arasında her şey ortaktır (amicorum omnia communia)” 19 düsturunu bellemek zorundaydı. Bu aynı zamanda zihinsel birlikteliğin de ilk şartıydı. Hepsi bir arada, büyük bir uyum içinde yaşamak ve Pythagoras’tan esinlenenlere her zaman örnek olmak zorundaydılar.
Pythagoras’tan esinlenenler ise ebeveynleriyle birlikte yaşamaya devam edebilirlerdi, ama ortak olan derslerde ya da sosyal etkinlikler de diğerleriyle bir araya gelip kurallara uygun hareket etmek zorundaydılar.
Pythagoras’ın has öğrencileri (mathematici) ve dinleyici konumundaki (acusmatici) öğrencileri daha sonra iki tür felsefenin gelimine öncülük etti. Dinleyiciler, Öğrencilere göre bir alt sınıftı ve Pythagoras’ın şahsından değil de, onun bir öğrencisi olan Krotonlu ya da Metapontumlu olarak bilinen Hippasos’tan ders aldıkları söylenirdi. Bu yüzden kendilerini Pythagorasçı olarak adlandıran öğrenciler gerçek Pythagoras felsefesini sadece kendilerinin bildiğini, diğerlerinin felsefesinin yapay bir model üzerinde kurulup geliştiğini iddia ettiler.
Dersler Pythagoras’ın doğruluğu sınanmamış ilkelerinden ya da “bunu yap, şunu yapma” türündeki buyruklarından ibaretti ve her öğrenci en başta bu derslerde işittiklerini tanrı sözü gibi bir sır olarak tutulması gerektiğini öğrenirdi. Bu yüzden işittikleri üzerine açıklama talep etmenin, bunlar hakkında konuşmanın ya da tartışmanın veya bunları kendilerinden olmayan insanlara açıklamanın sınırı aşmak olacağına inanırdı. Her öğrenci için susmasını öğrenmek yaşamın ilk dersiydi ve her biri önce susacağına dair yemin ederdi. Öyle ki konuşmalarıyla ünlü Isokrates bile Pythagoras’ın bu konudaki eğitiminin hakkını teslim edip “onun öğrencilerinin hitabette büyük ün kazananlardan çok kendi sessizliklerine hayran olduklarını” vurgulamaktadır. Onların görevi söylenenler üzerinde kendi kendilerine düşünüp bunları bilgelikle donanacakları kıvama getirtmekti. Bu görevi hakkıyla yerine getirmenin ödülü ise Pythagoras’ın birebir öğrencisi olmaktı; yerine getiremeyenlerin ödülü ise mallarının iki katına sahip olmak, ama o andan itibaren diğer öğrencilerce ölü olarak adlandırılmak ve halktan biriymiş gibi muamele görmekti.20
  Genel derslerde öğrenilenler, “Nedir?” “En temel olan nedir?” “Ne yapmak ya da ne yapmamak gerekir?” gibi üç sorunun yanıtları olan düsturlardı: Örneğin, “Kutlular adası, yani Güneş ve Ay nedir?; En doğru olan şey nedir? Kurban kesmek; En bilge olan nedir? Sayı; İnsan için en fazla beceri gerektiren sanat nedir? Hekimlik; En güzel olan şey nedir? Uyum; En güçlü olan şey nedir? Zihin; En mükemmel şey nedir? Mutluluk. En doğru söz nedir? İnsanların hepsinin ahlakı bozuktur,” gibi.21
Yapılması ya da yapılmaması gerekenler ise, buyruklar şeklinde verilir ve öğrenciden bunun nedenini kendisinin bulması beklenirdi: Örneğin, “yüreğini kemirme; tahıl kilesinin üstüne oturma; yükü indirene değil, kaldırana yardım et; yüzüğünde tanrı imgesi olmasın; yolun dışında yürüme; sağ elini kolayca uzatmaktan kaçın; sivri bıçağı kendinden uzak tut; yurdundan ayrılırken dönüp sınıra bakma,” gibi. 22  Pythagoras’ın eğitim biçimiyle ilgili bilgi veren sonraki dönemlerin metinlerinde bu buyrukların çoğu nedenleriyle birlikte verilmiştir: Örneğin, “İnsanlar çocuk doğurmak zorundadır, çünkü arkamızda tanrılara ibadet edecek nesiller bırakmalıyız; Üstünde tanrı imgesi olan yüzük takmayın, çünkü kirletirsiniz; bu tür imgeler sadece evlere yakışır; Hiçbir kadına kötü davranmayın, çünkü kadınlar da tanrıların tapınıcılarıdır; Ak horoz kesmek caiz değildir, çünkü bu hayvan Ay için kutsal olduğundan ve zamanı bildirdiğinden o da tanrıların tapınıcısıdır; Yaralanmak ve yaraları teşhir etmek iyi bir harekettir, ama bunlar insanın arkasında değil de, göğsündelerse; İnsan ruhu öldürülmesi caiz olmayanlar dışında her hayvanın bedenine girer çıkar; bu yüzden kurban edemeyeceğimiz cinsteki hayvanları yememeliyiz;23 Ekmeği bölmeyin, çünkü ekmek dostları biraraya getirir;24 Ateşi bıçakla karıştırmayın, çünkü bu şekilde güçlülerin öfkesini ve kibrini kabartmış olursunuz. Terazinin üstüne basma, çünkü adaleti ve eşitliği çiğnemiş olursun,” gibi.25  
İşte bütün bu düsturlar ve buyruklar, başka deyişle öğrencinin işiterek öğrendiği şeyler (akousmata) aslında birer semboldü (symbolon) ve içeriğinde hem zihinsel hem de ruhsal gelişime yönelik ilkeler barındırıyordu; ama bunların bazıları sadece Pythagoras’ın has öğrencilerine açıklanırken, çoğu açıklanmadan bırakılır ve öğrencinin mantık yürütüp bunların nedenlerini kendi kendine bulması beklenirdi.26Bu konuda Pythagoras’ın tavrı, adeta bir hekimin tavrını andırırdı; nasıl ki bir hekim hastalarını tedavi ederken tedavinin ayrıntılarına hiç girmeden onları sağlıklarına kavuşturur, işte aynı şekilde o da ahlaksal ya da düşünsel ilkeleri sembolik olarak aktarır ve öğrencisinin zihninde uyanan neden böyle sorusuna kendisinin yanıt vermesini beklerdi, yani onun ruhsal sağlığına kavuşması için kendi kendine tedavi olması gerektiğine inanırdı.27 
Pythagoras’ın düşünceleri kadar yaşayış şekli de öğrencileri için yüce bir örnekti. Bu yüzden tıpkı onun gibi her sabah yataktan kalkar kalkmaz tek başlarına tapınaklar ya da korular gibi ıssız ve sessiz yerlere yürüyüş yaparlar, böylece kalabalıktan uzakta zihinsel dinginliğe, iç huzuruna kavuşacaklarına inanırlardı. Bu yürüyüşler aynı zamanda onların derslerde öğrendiklerini kendi kendilerine düşünme ve bu konuda mantık kurallarına uygun çıkarımlar yapmalarına da olanak tanırdı.28 Daha sonra yine tapınaklarda ya da benzeri mekânlarda biraraya gelirler, değişik disiplinler, öğretiler ve görgü kuralları üzerine sohbet ederlerdi. Ruhsal olduğu kadar bedensel sağlığa da çok önem verdiklerinden, vücut bakımına özen gösterir ve spor yaparak dinç kalmaya çalışırlardı. Kimi zaman koşup kimi zaman da bahçelerde ya da korularda güreş tutarlar ya da ellerindeki ağırlıklarla atlama alıştırmaları yaparlardı. Gün içinde bal ve akdarıdan yapılma ekmekle beslenirler, şaraptan uzak dururlardı. Yemek sonrasında yasalar doğrultusunda yabancıları ya da konukları ilgilendiren siyasal ve iktisadi meseleleri halletmeye çalışırlardı. Bu onlar için önemli bir görevdi ve yemek sonrası toplumsal işler için en uygun saatti. Akşam olunca yine yürüyüşe çıkarlardı, ama bu kez sabahki gibi tek başlarına değil, birkaç gruba ayrılarak yürürler ve öğrendiklerini hatırlayıp özgür sanatlarla ilgili fikir alışverişinde bulunurlardı. Ardından yıkanırlar ve yemekhanede toplanıp dini görevlerini yerine getirdikten sonra, güneş batarken ekmek ve yanında katık olarak çiğ ya da pişmiş sebzeden oluşan yemeklerini yerlerdi. Zaman zaman da yenmesi caiz olan hayvanların etini yer, nadiren balığı tercih ederlerdi. Gerçi sonraki dönemlerde, Empedokles ve diğer Pythagorasçı ardıllar ruh göçüne olan inançlarından, etten tümüyle uzak durmuşlardır. Pythagoras’ın gaza neden olup mideyi rahatsız ettiğinden baklayı da öğrencilerine yasakladığı bilinir.29
Öğrenciler için akşam yemeği bittikten ve yine dini adetler yerine getirildikten sonra okuma saati başlardı. İçlerinden en yaşlısı ne okunacağına karar verir, en genciyse karar verilen metni okumaya başlardı. Ardından yine en yaşlı olan topluluğa ahlaki tavsiyelerde bulunur ve hepsi birlikte uykuya çekilirdi. Öğrenciler uykuya çekilmeden önce Pythagoras her defasında onlardan kendilerine şu soruları sormasını isterdi: “Nerede yanlış yaptım? Ne yaptım? Hangi ödevimi savsakladım?” 30  
Pythagoras ve öğrencileri ketenden bembeyaz ve tertemiz giysiler giymeye özen gösterirler, aynı şekilde bembeyaz ve tertemiz yataklarda uyurlardı. Yatak örtüleri yünden değil, ketendendi, çünkü avlanmak onlara göre haramdı.31  Toplumsal düzeni korumak adına evlilik kurumunun ve çocuk sahibi olmanın öneminin de hepsi farkındaydı. Pythagoras’ın Hades’e indiğinde ceza çeken insanlar arasında kadınlarıyla yatmaktan kaçınanlar olduğunu da söylemesi,32 kulaklarına küpe olduğundan, kadınlarına karşı her zaman şefkatli davranırlardı. Aynı şekilde, üstatlarının “daimonlardan önce tanrılara, insanlardan önce kahramanlara, insanlar arasında da önce kendi anababana saygı göster,” ya da “yasaya yardımcı ol, yasa dışı olanla daima savaş,” veya, “öfkeliyken ne bir şey söyle, ne de yap,”33 gibi buyruklarına da harfiyen uyarlardı. 
Pythagoras’ın Kroton’daki Okulu, Güney İtalya’nın siyasi tarihinde iki ya da üç kuşak etkin bir rol oynadı. Hem eski hem de çağdaş tarihçiler onun Okulunda verdiği ahlak eğitiminin askeri başarıyı körükleyici etkisinin, Kroton’un zengin komşusu Sybaris’i İÖ 450 yılında bozguna uğratmasında ve o tarihten başlayarak bölgede en çok sözü geçen kent kılmasında büyük önemi olduğuna inanırlar. Polybios’un, Pythagorasçıların Güney İtalya’daki buluşma yerlerinin (synedria) yerle bir edildiğini anlattığı satırlarındaki “her kentin önderleri yaşamını yitirdi,” şeklindeki ifadesinden, bölgenin her kentinde birer Pythagorasçı önder olduğu ve böylece sayılarının epeyce artmış olduğu ve toplumsal ve siyasi yaşamda etkin bir rol oynadıkları açıktır. Ancak bu etkin yayılımın yıkımını da beraberinde getirdiğini söylemek yanlış olmaz. Çünkü Pythagorasçılar’ın yürüttüğü siyasetle bölge halkları üzerinde söz sahibi olmaları, karşıtlarının sayısını da artırttıkça arttırdı ve en sonunda Pythagoras’ın Kroton’dan kaçıp Metapontum kentine sığınması ve orada yaşamını yitirmesiyle sonuçlanan adeta bir halk ayaklanması yaşandı. Bu olaydan sonra, Pythagorasçılar’ın her biri bir yere dağıldı, çoğunlukla da Yunan anakarasına sığınmak zorunda kaldı; ta ki, Platon’un felsefe sahnesine çıktığı İÖ 4. yüzyılın başlarında, yeniden ve bu kez Tarentum kentinde başat bir rol üstlenene ve devletin üst kademelerinde değişik makamlara seçilinceye kadar.34
Pythagorasçıların bu dağılımı, adeta bir gizem dini mensubuymuş gibi kimseye söylemeyeceklerine yemin ettikleri ilkelerin de (akousmata) yavaş yavaş dağılmasına ve hatta yukarıda da söz ettiğimiz şekilde, nedenleriyle birlikte açıklanmasına yol açtı. Bu durum, hiç kuşkusuz, Pythagoras öğretisinin bilimsel ve felsefi içeriğinin de açığa vurulması demekti. Böylece, herkes artık ruhun ölümsüz olmasının nedeninin, evrendeki her şeyin belli döngüler sonucunda yeniden meydana gelmesinden, her şeyin aynı ailenin (homogenes) birer üyesi olarak doğmasından kaynaklandığını öğrendi.35 Oysa, zamanında Pythagoras yolda yürürken bir köpeğin dövüldüğünü gördüğünde ve “Dur, vurma köpeğe! Çığlıklarından tanıdım, bir dostumun ruhu var içinde,” dediğinde, ne demek istediği bu kadar rahat anlaşılamıyor ve insanların yüzünde sadece hafiften, alaycı bir tebessüm beliriyordu.
Pythagorasçıların sessizliklerini bilim ve felsefenin gelişmesi adına bozmuş olmaları, kendilerinden sonra gelen önemli filozoflara, hatiplere ve edebiyatçılara da ışık tuttu. Pek çok diyaloğunda değişik şekillerde kendilerini anan Platon, bir yandan Devlet’inde Pythagoras’ın geliştirdiği eğitim düzenini içten içe model alırken, Pythagorasçıların astronomi, geometri, aritmetik ve müziğin “kardeş bilimler,” olduğuna dair sözlerini bütün samimiyetiyle kabullenip Ortaçağ eğitiminin bir kolu olan “quadrivium’un” temellerini onlar üzerinden atmış oldu.36   Pythagoras’ın sesi, Ovidius sayesinde Roma’nın duvarlarından da yankılandı, çünkü Ovidius Metamorphoses’inde onu kral Numa’nın akıl hocası olarak görüp 15. Kitabının büyük bir bölümünü Pythagorasçıların geliştirdiği düşüncelere ayırdı ve üstatlarını Roma kralı Numa’nın kişiliğine bürüyüp Romalılara tavsiyelerde bulundu. “Ey Ölümlüler,” dedi, “caiz olmayan yiyeceklerle, sakın murdar etmeyin bedenlerinizi, size zararı dokunanları yok edin; yok edin, ama asla yemeyin; sağlıklı gıdaları seçin ve asla etle beslenmeyin! ..Ruhlarımız ölümsüzdür; eski ikametgâhlarını terk ettikleri anda hep yeni bir mesken bulurlar kendilerine, dirilip yeniden yaşama katılsınlar diye.”37
Pythagoras’ın keten perdesini aralayıp da onunla yüz yüze gelmiş veya onun öğretilerinden kana kana içmiş olan her öğrencisinin, gerek yaşadığı çağda, gerekse daha sonraki çağlarda etkisini hep bir şekilde duyuran hocalarıyla gururlanması çok doğaldır; onun sembolik dilini çözümlemiş olmak onlar için bir ayrıcalık, ağzından çıkan her kelimenin altındaki asıl manayı kavramış olmak ayrı bir hazdır. Bundan dolayıdır ki, yakınlarına yazdıkları mektuplarda hep ne kadar şanslı olduklarını belirtmişler,38   bundan dolayıdır ki, yeryüzündeki akıl sahibi varlıkları tanrılar, insanlar ve Pythagorasçılar diye üç guruba ayırırken, kendilerini hem tanrılardan hem de insanlardan ayrı bir yere koymuşlardır.39  Sayılar her şeyde ortak olan ilkeyse, onlar da üstatlarının doğasına ortaklar, zaten bu nedenle birbirlerine halka halka kenetlenmişler ve “ipse dixit: kendisi öyle dedi,” derken üstatlarının dilinden dökülenleri kanıt olarak ileri sürmekte bir sakınca görmemişler, onun felsefesinin dışsal bir kanıta gerek duymayacak kadar saygın olduğuna inanmışlardır. Pythagoras dendiğinde hemen Pythagorasçıların anlaşılması işte bu yüzdendir ve işte bu yüzden öğrencinin ağzından bir söz çıktı mı, o söz öğrencinin kendi keşfi olsa bile, öğrenci bunu üstadın eğitimine borçlu olduğunu bildiğinden, kendisi sözün arkasına geçmiş, üstadını öne çıkarmıştır.
Uygulamalar
  1. Miletos Okulu düşünürleriyle Pythagoras’ı karşılaştırın.
  2. Pythagoras’ın Doğu’ya yaptığı seyahatler hakkında ayrıntılı bilgi edinin.
  3. Pythagoras’ın şahsında “bilge” olmanın anlamını irdeleyin.
  4. Pythagorasçıların aldığı felsefe eğitimi ile günümüz felsefe eğitimini kıyaslayın ve bu konuyu bölüm arkadaşlarınızla tartışın.
  5. “Ipse dixit” ifadesini felsefede usta-çırak ilişkisi açısından değerlendirin.
Uygulama Soruları
  1. Pythagoras’ın Yunan felsefesindeki önemi nedir?
  2. Pythagoras’a göre “Sayı” neden ilk ilkedir?
  3. Pyhagoras Okulunun özellikleri nelerdir?
  4. Pythagoras’ın eğitim tarzının yararları ya da zararları nelerdir?
  5. Pythagoras dendiğinde neden Pythagorasçılar anlaşılır?  

Bölüm Özeti

Felsefe tarihinde Miletos Okulu düşünürlerinin sorduğu ilk felsefi soru, yani “arkhe nedir” sorusu, Pthagoras ile değişik bir yanıt bulur ve arkhe daha soyut bir ilkeye indirgenir. Pythagoras için arkhe, sayıdır. Çünkü ona göre, şeyler arasındaki bağlantılar, sayılar arasındaki bağlantılarla aynıdır. Bir şeyi anlamak demek, diğerini de anlamak demektir. Bu yüzden iki, aslında bir ve aynıdır. O halde, sayılar arasındaki bu birlik toplumun her katmanında kendini açığa vurmalıdır. Bunun sırrı da, uygun bir eğitim tarzı ile bu birliğin özünü idrak edecek bilgeler yetiştirmektir.  

İLK ÇAĞ FELSEFESİ 5

5. FELSEFENİN İLKOKULU: MİLETOS

Giriş

Doğayı tanıma kaygısını ve bu kaygıyla gelişimini sürdürmeye karar veren insan, mitolojik sorulardan ve mitolojik cevaplardan artık tatmin olmamaktadır. Bundan sonra yapılacak iş, doğayı gözlem yoluyla incelemek ve her şeyin ilk ilkesini aramaya girişmektir. Buradan hareketle bu bölümde bilim ve felsefenin temellerinin atıldığı bir dönemden ve bu dönemin ilk bilim-felsefe okulu olan Miletos Okulu ve bu okulun Doğa Düşünürleri (Physiologoi) olarak adlandırılan düşünürlerinden söz edilecektir; ayrıca felsefenin ilk sorusu olarak kabul edilen “Arkhe nedir?” sorusuna bu düşünürlerin verdiği yanıtlar değerlendirilecektir. Ama öncelikle bu Okulun nasıl bir düşünsel ortamda ortaya çıktığını anlamak için, Yunan geleneğinde ilk düşünürler olan Yedi Bilge’den ve onların dilinden dökülüp günümüze kadar ulaşan, insanları hem siyasi hem de ahlaksal anlamda uyaran veciz sözlerinden bahsedilecektir. Ayrıca bu dönemi, mitolojik düşünme tarzının hâkim olduğu Homeros ve Hesiodos’un destan dönemiyle genel anlamda karşılaştırılmalı olarak çalışmanın, Yunan kültüründeki mitoloji-bilim-felsefe sürecini daha iyi anlamak için çok önemli olduğu vurgulanacaktır.   

5.1. Yedi Bilge ve Thales

Mitolojik kıyıları yavaş yavaş ilk terk edenler, bir Yunan kolonisi olan ve Küçük Asya’nın (Asia Minor: Anadolu) Ege kıyısında yer alan Ionia’nın özellikle Miletos ve daha başka şehirlerinde yetişen doğa düşünürleri ya da ilk evrenbilimcileri olmuştur. Yaşadıkları dönem felsefe tarihine 19. yüzyıl âlimlerince “Sokrates- Öncesi Dönem” olarak kazınmıştır. Böylece bu düşünürlerin geliştirdiği düşünceler ve kullandıkları sırf gözleme dayalı yöntemler ile Sokrates (İÖ 470-399) ve sonraki düşünürlerin geliştirdiği felsefe ve felsefi yöntemler arasında büyük bir ayrım olduğuna dikkat çekmek istenmiştir.1 Ama şu da bir gerçektir ki, Ionialı düşünürler tarih sahnesine çıkmamış olsalardı, Batı Felsefesinin temel direkleri olan Sokrates, Platon, Aristoteles gibi filozofların da ortaya çıkması olanaksız olacaktı.
Felsefe tarihinde Miletos Okulu olarak bilinen (İÖ 6. yüzyıl) okul, Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes’in doğayla ilgili gözleme dayalı bilgilerle örülü düşüncelerinden bina edilmiştir. Söz konusu düşünürlerin felsefenin temelini oluşturmasının nedeni ise, Homeros ve Hesiodos’tan farklı olarak doğayı mitolojik bir yaklaşımla değil, akılcı ve bilimsel bir yaklaşımla ele alıp incelemeye başlamış olmalarında ve bu konuda geleneğin verdiği cevaplarla yetinmeyip “evrenin ilk ilkesi nedir, yani arkhe nedir,” şeklindeki ilk felsefi soruya verdikleri yanıtlarda yatar. Onlar “tek olanı, bütün varlıkların değişmez maddi ilkesini” aramaya başlayarak Yunan felsefesinin doğumunu müjdelemişlerdir.
Miletoslu düşünürlerin ilki, Miletos Okulu’nun kurucusu olduğu gibi, felsefenin ve bilimin kurucusu olarak da görülen Thales’tir (Θαλῆς ὁ Μιλήσιος). İÖ yak. 625 ve 545 yılları arasında yaşadığı düşünülen ve kimilerine göre Fenikeli soylu bir aileye mensup, kimilerine göre de Miletos’un has vatandaşı olan2  Thales Yunan’ın Yedi Bilgesi’nden biridir. Bu yüzden Thales’e geçmeden önce Yedi Bilge’yi tanımak gerekir:
Resim 16: Yedi Bilge
Geleneğe göre, Yunanistan’ın Yedi Bilgesi3  olarak adlandırılan kişiler, İÖ yak. 620–550 arasında yaşayan ilk düşünürlerdir. Bunlara İÖ 6. yüzyılın düşünürleri de denir. Sonraki yüzyıllarda bilgece söyledikleri sözlerle tanınan bu düşünürler Miletus’lu Thales, Mytileneli Pittakos, Prieneli Bias, Atinalı Solon, Lindoslu Kleobulos, Khenaelı Myson ve Spartalı Khilon ve Korinthoslu Periandros idi. Bunlar hakkında ilk yazılı belge Platon’un Protagoras adlı diyaloğundaki Sokrates’in sözleridir. Şöyle der Sokrates: 
“Hepsi Sparta eğitimine hayrandı ve hepsi bu eğitimle yetişti. Kısa ve öz deyişleri hafızlara kazındı. Her birinin ağzından özellikle şu deyiş hiç düşmedi: Kendini bil; Hiçbir şeyde aşırıya kaçma. İşte bu tür deyişlerle felsefi düşünme tarzı eskiler arasında çok yaygındı.” 
Sokrates’in de belirttiği üzere, antik dünyada felsefi düşünme söz konusu Yedi Bilge’nin insanlara ahlaki tavsiyeler niteliğindeki kısa ve öz deyişleriyle başladı. Bu deyişlerin en tanınmışlarını şöyle örnekleyebiliriz.
Lindoslu Kleobulos (Rodos adasındaki Lindos şehrinin tiranı):
Ölçülülük en iyi şeydir.
Zihninizi iyi bir şeyle meşgul edin.
Düşüncesiz veya kaba olmayın.
Erkek çocukları kadar kız çocuklarını da eğitin.
Jimnastik yapın.
Konuşmacıdan ziyade dinleyici olun.
Erdeme dost, kötülüğe düşman olun.
Adaletsizlikten kaçının.
Hazza yenik düşmeyin.
Hiçbir şekilde şiddete başvurmayın.
Kendi denginizle evlenin; çünkü karınız sizden üstün olursa, akrabaları efendiniz olur.
Zenginken kibirli olma, dara düşersen de kendini hakir görme.
Kaderin dönekliğine asaletle katlanmayı öğrenin.
Senden daha yüksek rütbedeki kişi efendin olur, akraban değil. 
Atinalı Solon (Atina demokrasisini biçimlendiren yasa taslaklarını hazırlayan, yasa koyucu):
Sözler davranışların aynasıdır.
En güçlü ve en muktedir olan kraldır.
Asla yalan söyleme.
Saygın hedeflerin peşine düş.
Dost edinirken aceleci davranma, edindikten sonra da yüzüstü bırakma.
Emir vermeden önce itaati öğren.
İyiyi salık vermeye bak, arkadaşının hoşuna gideni değil.
Aklı kılavuz al.
Kötü arkadaştan kaçın.
Tanrıları onurlandır, büyüklerine hürmet et.
Büyük işlerde herkesi memnun etmek imkânsızdır.
Spartalı Khilon (İÖ 6. yüzyılın Spartalı siyaset adamı):
Dilini tut, özellikle de resmi bir ziyafette.
Kimseyi tehdit etme.
Kendini bil.
İyi gününden ziyade kötü gününde dostunun yanında ol.
Düğününde abartıya kaçma.
Yaşlılığa hürmet et.
Kendi güvenliğin için akıl danış.
Haksız bir kazançtansa, kaybı göze al.
Başkasının felaketine sevinme.
Güçlüyken merhametli ol.
Altının saflığı mihenkle sınanır; insanın iyisi, kötüsü de altınla.
Dilin düşünceni aşmasın.
Öfkene hâkim ol.
İmkânsızı hedefleme.
Kanunlara uy.
Ölmüşleri bahtlı kişiler olarak öv.
Konuşurken el kol hareketi yapma ki seni deli sanmasınlar.
Sükûnetini koru.
Ölmüşlerinizi iyilikle yad edin.
Miletoslu Thales: (İlk düşünür ve matematikçi):
Varolanların en eskisi tanrıdır, çünkü yaratılmamıştır.
Evrenden âlâsı yok, çünkü tanrının eseri.
Mekândan daha büyüğü yok, çünkü her şeyi içine alır.
Zihinden hızlısı yok, çünkü her yeri aşar.
Zorunluluktan güçlüsü yok, çünkü her şeyin hâkimidir.
Zamandan daha bilgesi yok, çünkü her şeyi açığa çıkarır.
Varolanların en eskisi tanrıdır, çünkü yaratılmamıştır.
Evrenden âlâsı yok, çünkü tanrının eseri.
Mekândan daha büyüğü yok, çünkü her şeyi içine alır.
Zihinden hızlısı yok, çünkü her yeri aşar.
Zorunluluktan güçlüsü yok, çünkü her şeyin hâkimidir.
Zamandan daha bilgesi yok, çünkü her şeyi açığa çıkarır.
Kendini bil.
Haksız kazançtan sakın.
Ölümle yaşam arasında fark yok.
Yalan yeminin zinadan farkı yoktur.
En zor iş, kendini bilmektir.
En kolay iş, öğüt vermektir.
Tanrısallık, başı sonu olmamadır.
İnsanın görebileceği en tuhaf şey, yaşlı bir tirandır.
En mutlu insan sağlıklı bir bedene, uyanık bir zihne ve uyumlu bir tabiata sahip olandır.
En iyi ve en doğru yaşam şekli, başkasında ayıpladığımız şeyleri yapmamakla mümkündür.
Lesboslu Pittakos: (Lesbos adasındaki Mytilene şehrinin yöneticisi. Devlet yönetiminde soylu sınıfın hâkimiyetine gem vurmaya, halkı söz sahibi yapmaya gayret etmiştir): 
 Zamanını bekle.
Şimdi affet ki, sonradan pişman olma.
Bağışlama, intikamdan evladır.
İyi olmak zor iş.
Tanrılar bile kadere karşı gelemez.
Ayinesi iştir kişinin.
En iyi şey, elindeki işi yapmaktır.
Zaferlerini kan dökmeden kazan.
İyi insanı kılı kırk yararak ararsan asla bulamazsın.
Yapacaklarını hemen söyleme ki, yapamazsan millete maskara olma.
İntikam tanrıçasından korkuyorsan, kimsenin felaketine gülme.
Emanete hıyanet etme.
Ne dostun ne de düşmanın hakkında kötü konuş.
İtidale müptela ol.
En güvenilir olan karadır; en güvenilmezi ise deniz.
Prieneli Bias (İÖ 6. yüzyılın siyaset adamı ve kanun koyucu):
Şanssızlığı kaldıramayan kişi, sahiden şanssızdır.
Elde edilemeyecek şeylerin meftunu olmak ruhun hastalığıdır.
Hayatı bugün ölecekmişsin gibi kısa, hiç ölmeyecekmişsin gibi uzun yaşa.
Dostlarını bir gün onlardan nefret edecekmişsin gibi sev, çünkü insanların
çoğu kötüdür.
Bir işe başlarken ağırdan al, ama başladın mı da sıkı sıkı sarıl.
Akla değer ver.
Tanrıların varlığını kabul et.
Bir insan değersizse, zengindir diye onu övme.
İsteğine zorbalıkla değil, ikna ederek ulaş.
Sevaplarını tanrılardan bil.
Düşünmeden konuşma ki, deli sanmasınlar.
Gençliğinden yaşlılığına kadarki seyahatinde bilgelik yolluğun olsun.
Korinthoslu Periandros (İÖ 7-6. yüzyıllarda Korinthos şehrine altın çağını yaşatan tiran):
Hiçbir şeyi para için yapma, bırak para kazanç peşinde koşan tüccarın olsun.
Emniyette olmak isteyen tiran korumalarına sadakat gösterir, silahlara değil.
Ruh dinginliği, güzel şey.
Atılganlık, tehlikelerini de beraberinde getirir.
Kazanç, soysuz bir şey.
Demokrasi, tiranlığa tercih edilmeli.
Zevkler gelir geçer, şeref baki kalır.
İyi gününde ölçülü ol, kötü gününde akıllı.
Dostlarının iyi gününde nasılsan kötü gününde de öyle ol.
Söz verdin mi arkasında dur.
Sır verme.
Suçluları ıslah etmekle kalma, suça meyilli olanları da ıslah et. 5
Resim 17: Thales
İşte bu veciz söz söyleme geleneğinin, başka deyişle pratik düşünüşün en önemli temsilcilerinden biri olan ve tarihçi Herodotos’a göre ailevi kökleri Fenikelilere dayanan Thales,6 Mısırlılardan edindiği matematik bilgisini de devreye sokarak evreni bir bütün olarak incelemeye başladı ve evrenin ilk nedeninin (arkhe) ne olduğuna mitolojik hikâyelerden bağımsız bir yanıt aradı. 
Miletos okuluna ve Sokrates öncesi bütün diğer düşünürlere göre “Arkhe” maddi bir şeydi ya da maddeden (hyle) yapılmıştı; her şey bu maddeden çıkıyordu ve ona geri dönüyordu. Bu süreç içinde o maddi varlık temel varlık olarak kalıyor, yalnız halleri değişiyordu; dolayısıyla bu temel varlık tekti. Bu yüzden Miletos Okuluna mensup düşünürlere “Monist (Tekçi) görüşü savunan düşünürler (Monistler ya da Tekçiler) denir. İşte bu Monist düşünürlerin ilki olan Thales bu maddi varlığın “su (hydor)” olduğunu iddia etti.
Ondan kalan iki fragmandan birinde “Su, her şeyin ilk ilkesidir (ya da ilk nedenidir),” yazılıydı. Çünkü Thales’e göre, suda bitmez tükenmez bir yaşam gücü vardı ve bir ağaç kütüğünün nehirde yüzmesi gibi, dünya da suyun üzerinde öyle yüzmekteydi.7
Aristoteles’e göre, Thales’in bütün varlıkların temelinde su olduğunu söylemesinin nedeni, bütün canlıların ve bitkilerin yaşamak için suya gereksinim duymalarıdır; ya da varlıkların tohumunun (semen) ve besininin nemli olmasıdır. Nem, varlıkların yaşamını sürdürebileceği ısıyı üretir ve sürdürür. İşte bu nemin kaynağı da sudur.8 Ayrıca suyun doğası, katı sıvı, buhar (gaz) gibi farklı farklı şekiller almasını sağlayacak niteliktedir ve bu yüzden bu anlamda onun doğasına sahip başka hiçbir şey yoktur. 
Thales’ten kalan ikinci fragman ise şöyledir:
“Her şey tanrılarla (daimonlarla) doludur.”
Bu fragmana göre, Thales için doğada tanrısal olmayan, yani yaşam gücü olmayan hiçbir şey yoktur; her şey canlıdır, yani her şeyde yaşam gücü vardır. Örneğin, mıknatıs taşı canlıdır, çünkü demiri çekebilir. Her şeyin kaynağı suysa ve her şey sudan çıkmışsa, o zaman su ilkesi bir tanrıdır, yani yaşamsal güçtür.
Thales aynı zamanda bir gökbilimciydi; bir senede 365 gün olduğunu göstermiş, yaz ve kış gün dönümlerini hesaplamıştı. Ama belki de en önemlisi 28 Mayıs 585 yılında gerçekleşen güneş tutulmasını önceden bilmişti.9Çünkü bu bilgi sonradan Batı Düşüncesi geleneği içinde “felsefe ve bilimi başlatan ilk bilgi” olarak değerlendirilecekti.10  Bunun yanında, takımyıldızlar hakkında da çok geniş bilgi sahibiydi Thales, hatta güneş ve ayın tahmini boyutları hakkında bile fikir yürütmüştü. Onun bu gök sevdası, Platon’da çok hoş bir hikâyeye bürünerek anlatılmıştır: Thales bir gün başını göğe çevirmiş yıldızları gözlemliyormuş ki, birden bir kuyuya düşüvermiş. Muzip bir Trakyalı köle kız da onunla dalga geçmiş, yukarıda, göklerde ne olduğunu bilmek isterken önünde, ayağının altında ne olduğunu göremeyecek kadar çılgın biri diye.11

5.2. Anaksimandros ve Anaksimenes

Thales’in öğrencisi ve takipçisi olan Miletoslu Anaksimandros ise (İÖ 610-546) ise Miletos okulunun ikinci önemli üyesidir ve Doğa Üzerine (Περὶ φύσεως / Peri physeos) adlı eseri onun “doğaya ilişkin ilk eser kaleme alan Yunanlı olarak” tarihe geçmesine neden olmuştur.12  
Biz Anaksimandros’u özellikle bu eserden kalan fragmanlardan ve büyük olasılıkla bu kitabı okumuş olan Theophrastos’un aktarımlarından tanıyoruz ve yine bu kaynaklardan onun “evren, evrenin kökeni ve ilk biçimiyle ilgili görüşlerini; gök cisimleri, doğa olayları, astronomi, meteoroloji ve biyoloji gibi bilimlerinin ilk halleri ve coğrafya hakkında ne denli bilgi sahibi olduğunu ve yaşamı boyunca bu konularda ne denli uğraş vermiş olduğunu anlıyoruz.13  Yunanın ilk güneş saatinin ve ilk yıldız haritasının da yaratıcısı olduğunun söylenmesi ve günümüze ulaşmamış olan ilk dünya haritasını (mappa mundi) çizme denemesi bunun bir kanıtıdır. 
Resim 18: Anaksimandros
Anaksimandros’un ağaçların dallanıp budaklanarak gelişmesine ve kabuklarının soyulmasına dair yaptığı gözlemler, insanoğlunun kökenini açıklamasına ışık tuttu. Ona göre, insandan başka tüm canlılar doğdukları andan başlayarak kendilerine bakabiliyorlardı, ama insanoğlunun uzun bir süre bakıma ihtiyacı vardı. Anaksimandros’un tahminine göre ilk insanlar çocukluklarını dikenli bir ağaç kabuğuna sarılmış şekilde geçiriyor ve birer balığa benziyorlardı, dolayısıyla suda yaşıyorlardı.14  Ergenlik döneminde, kabuklarını soyuyorlar ve dışarı çıkıp kuru toprağa, yani kendi kendilerini koruyabilecekleri bir çevreye ilk adımlarını atıyorlardı.15
Resim 19: Anaksimandros’un çizdiği varsayılan dünya haritası
Anaksimandros’un evren anlayışı Thales’ten çok daha ayrıntılı ve çok daha farklıdır. Her şeyden önce, dünyayı destekleyen hiçbir şeyin olmadığını söyler ve bu yüzden Thales’in yaptığı gibi dünyanın üzerinde durduğu bir destek aramaz. Çünkü dünya her şeye eşit uzaklıkta olan bir yerdedir. Sonra, ona göre, evrenin ilk ilkesini bizim gözlerimizle gördüğümüz dünyadaki bir elementle, yani su ya da ateş gibi bir elementle özdeşleştirmek hatadır. Varlıkların ana ilkesi sınırsız ve tanımlanmamış olmalıdır. Anaksimandros bu şekilde düşündüğünden, “arkhe nedir?” sorusuna Thales’den değişik bir yanıt vermiştir ve evrenin temelinde yatan bu ilkeyi apeiron (ἄπειρον: Sonsuz ve Sınırsız Olan) olarak adlandırmıştır. Bu ilke tanımsızdır ve her şeyin başlangıcıdır; yani doğmamıştır, yaşlanmaz, yok olmaz, ölmez olandır. Ama Anaksimandros’un bu ilkesini “mekân içinde sonsuzca yaygın olarak düşündüğü” sanılır; “zaman içinde başlangıcı ya da sonu olup olmadığını düşündüğü” bilinmez.16 Bu ilke, sonradan Aristoteles’in de belirttiği gibi, varolan evreni (kurulu düzen, kosmos) meydana getiren maddi bir nedendi belki.17
Anaksimandros’a göre, evren sıcak- soğuk, kuru-yaş, vb. gibi karşıtlıkların savaş alanıydı. Bazen bir çift karşıt, diğerlerine üstün gelir, bazen de diğer bir çift karşıt buna üstün gelirdi; yani sürekli birbirleriyle çatışırlardı, ta ki birinden biri yok oluncaya ve diğerine dönüşünceye değin (Örneğin, günün geceye dönüşmesi, kışın da yaza dönüşmesi gibi). Bunlar, Anaksimandros’un şiirsel ifadesine göre, “zamanın hakemliğinde adaletsizliklerinin cezalarını çekiyorlar ve birbirlerinin verdiği zararın tazminatını ödüyorlardı.” 18  Sıcak ve soğuk ilk ortaya çıkan zıtlıktı; kozmik bir yumurtadan ve ezeli-ebedi olan sonsuz bir maddeden hayat bulmuştu. Sonra bunlardan ateş ve toprak çıkmıştı ve varolan evrenin (kosmosun) temelini oluşturmuştu. Başka deyişle, Anaksimandros’a göre evren, zıtlıkların birliğinden oluşmuştu.
Anaksimandros’un öğrencisi ve takipçisi olan Anaksimenes ise (İÖ yak. 546-525) Miletos okulunun üçüncü doğa düşünürüdür. O da Anaksimandros gibi arkhe’nin “tek, sonsuz, uçsuz bucaksız olduğunu” söylemiş, ama bunun belirsiz değil de belirli olduğunu ifade ederek Anaksimandros’dan ayrılıp Thales’e daha yaklaşmıştır. Böylece, Thales’in arkhe’nin su olduğunu iddia etmesine benzer şekilde, Anaksimenes de arkhe’nin maddi bir şey olduğunu belirtmiştir. Anaksimenes’e göre bu maddi şey “havadır (aer).” Hava, ona göre, dünyanın üstünde durduğu şeydir. Bu görüşüyle de Thales’e benzemektedir.
Hava ilk haliyle görünmez bir yapıdadır, ama hareket etmeye başladığında ve yoğunlaştığında görünür olur, çünkü ilkin rüzgâr (veya buğu), sonra bulut, ardından da su olur ve en sonunda daha da yoğunlaşır ve kalınlaşır, ta ki toprak (veya çamur) ve taş olana değin. Havanın en seyrek haliyse ateştir. Her şey havanın seyrelmesi ve yoğunlaşması sonucunda meydana gelir.19dudaklarınızı büzüp sonra ağzınızı iyice açıp avucunuza üfleyin, ilkin sıcak bir hava, sonra soğuk bir hava hissedeceksiniz der.20
Ona göre, hava sonsuza değin canlılığını koruduğu için, tanrısallığın, yani yaşamsal gücün tüm özelliklerine sahiptir, dolayısıyla varolan her şeyin nedenidir. Kısaca, Anaksimenes’e göre hava tanrısaldır ve tanrılar da dâhil olmak üzere her şeyi kendi içinden doğurur.21  
Resim 20: Anaksimenes
Ayrıca yine ona göre, bizim ruhumuz da havadan oluşmuştur ve bedenimizin birarada durmasına, dağılmamasına neden olur. 22 Tıpkı havanın tüm dünyayı çepeçevre sarmasına benzer bir durumdur bu. Anaksimenes bu şekilde insan bedenini dolduran havayı, insan ruhu (psykhe) ile bir tutmuş olur ve bizim ruh kavramıyla ilk kez karşılaşmamızı sağlar. Ayrıca doğada tüm canlıların ruhu olduğunu belirterek canlı ve cansız ayırımını da ilk kez yine o gündeme getirir.
Anaksimenes’in doğa, evren, vb. ile ilgili diğer düşünceleri ise şöyle özetlenebilir: Yeryüzü ve güneş gibi göksel cisimlerin hepsi tepsi gibidir ve havanın üzerinde durur; yıldızlar yeryüzünün çevresinde dolanır. Ay ışığını güneşten alır; depremin nedeni yeryüzüdür.
Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes’e, kısaca Yunan felsefesinin bu ilk üç düşünürüne “hylozoistler” de denir. Çünkü hepsi canlı bir ana maddeye inanır. Ama onlardan kalan bilgilerin eksikliği, bize ancak bölük pörçük bilgi yığınlarından bir derleme olanağı verdiğinden bu maddelerin bu düşünürlerin zihinlerindeki gerçek özelliklerinden tam olarak haberdar olmamızı engeller.
Sonuçta bu düşünürler kelimenin tam anlamıyla gerçek doğa düşünürleri ya da gerçek doğa bilimcileri olmasa da, mitolojik öyküler yazan kişiler de değildir. Henüz mitosları tamamen arkalarında bırakmamışlardır belki, ama mitolojiden uzaklaşmayı ve bambaşka sulara yelken açmayı da göze almışlardı. Bu yüzden bu düşünürler tam olarak filozof değillerdi, gerçi o dönemde henüz “felsefe-philosophia” kelimesi de henüz dilde yoktu. Bu düşünürler sadece bilimin doğuşunu müjdeleyen fikirlerin sahipleriydi. Ayrıca gözlemciydiler, ama onların gözlemlerinde felsefenin, bilimin, dinin öğeleri birbirinden henüz tamamen ayrılmamıştı.23    
Uygulamalar
  1. Felsefenin ilk sorusunun anlamını irdeleyin.
  2. Felsefe ile mitoloji arasındaki farklar üzerine bir makale kaleme alın.
  3. Yedi Bilgeler’in felsefe tarihindeki yerini irdeleyin.
  4. Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes’in ilk ilkeye verdiği yanıtları sorgulayın. 
Uygulama Soruları
  1. Felsefe neden “Arkhe Nedir?” sorusuyla başlar?
  2. Bu sorunun mitolojik yanıtı ne olabilir?
  3. Yedi Bilgeler’in amacı nedir?
  4. Miletos Okulunun genel özellikleri nelerdir?
  5. Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes’in düşüncelerinin benzerlikleri ya da farklılıkları nelerdir?
  6. Bu dönemde mitoloji-felsefe-bilim ilişkisi hakkındaki nasıl bir fikir edindiniz?  

Bölüm Özeti

Güneş Olympos’un mitolojik kıyılarından sıyrılmış ve Anadolu’nun Ionia’sındaki antik bir liman kenti olan Miletos’da yeniden doğmuştur. Bu doğuş yepyeni bir soruyla, yani “arkhe nedir?” sorusuyla daha başka parlamıştır. Thales sormuştur bu ilk soruyu ve “ su” diye yanıtlamıştır; diğer düşünürler de onu takip ederek aynı soruya farklı yanıtlar vermiştir. Bu düşünürler, Homeros ya da Hesiodos’un hikayeleriyle örülü geleneği soyarak ellerindeki kısıtlı bir gözlem malzemesiyle tarafsız bir gözlem yaparak doğayı okumaya çalışan ilk düşünce adamlarıdır. Daha derin bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, Thales ve diğer Miletos düşünürleri mitolojinin tanrılarına ve mitolojiyle beslenmiş toplumun geleneklerine ilk sessiz başkaldırıyı gerçekleştiren insanlardır. İliklerine kadar birey olduklarını duyumsayan, ölümlü olduklarını bildikleri halde, ölümsüzce sürgit düşünme ve yaşamayı, hayal gücünün sınırlarını zorlamayı ilke edinen insanlardır; kendilerine anlatılan masallarla değil, akılla ve derin bir tutkuyla doğayı tanımak isteyen insanlardır; kısaca doğanın karşısında bilgili olmaktan ve edindikleri bilgiyi sevmekten görkemli bir haz alan insanlardı. Felsefe yavaş yavaş başlamıştı…
Peki, Thales ve diğer doğa düşünürleri felsefe sahnesinde göründüğünde, Homeros ve Hesiodos, yani mitolojik düşünce bitmiş miydi? Hiç şüphesiz, hayır. Ama artık Homeroscu bir öykü, çoğu felsefecinin felsefeyi ve felsefe eğitimin önemini dile getiren örneklerine sadece birer malzeme oluşturuyordu. Örneğin, Aristippos tüm dallarda eğitim görüp de felsefeyi bir yana itenleri, “Odysseus’un sadık karısı Penelope’nin taliplerine” benzetiyordu; çünkü, ona göre, bu tür insanlar bütün hizmetçi kızları elde etmişlerdi etmesine, ama evin hanımını, yani Penelope’yi henüz elde edememişlerdi.

Bahar Dönemi

Üniteler 1. Platon Ve İdealar Öğretisi 2. Platon’da Ahlak Giriş 2.1. İdea Nedir, Ne İşe Yarar? 2.2. Ruh (psykhe) Nedir? 2.3. En...